17 Aralık 2011 Cumartesi

LEVANTEN;GALATA VE BEYOĞLU

İstanbul'un elimizde bulunan en eski halini gösteren çizimler. Buondelmonti çizimleri. 15yy'ın ilk yarısında  yapılmışlar.
Biraz aşağıda bir başka açıdan çekilmiş resimle burada gördüğünüz Sirkeci, Ebussud Caddesi üzerinde bir sur duvarı. Anlaşılıyor ki Sirkeci tarafından gelerek sokağa girdiğimizde sağ tarafta kalan binalar (eski Messeret Oteli belki sadece kısmen) bu sur duvarlarına dayanmaktadırlar. Sokağın öbür ucuna kadar bu duvar devam ediyor olabilir. Burada yıkılan bir bina dolayısıyla bu duvarı görmemiz mümkün olabilmiştir. Hemen karşısında kazılan metro havalandırma çukurundan da görülüyor. Burada epey bir tarihi kalıntı var. Mamboury, bu Ebussud'da bulunan  sur duvarlarının  yıkılmış olan bir iç kapısının olduğunu ve böylece sahildeki Sirkeci kapısı ( Prosforianos kapısı) ile bağlantılı olması gerektiğini belirtiyor (bkz. Istanbul Touristique, 1951). Ben Ocak 1959'da bu sokağın başında meydana gelen büyük patlamadan sonra bu duvarların yıkılmış olabileceğini düşünüyordum.  Ama patlamaya en yakın yerdeki duvar bile -kısmen de olsa- ayakta görünüyor. İzahı gayri kabil vakalardan biri olan bu patlama, bir iş günü sabah saat 10 sularında, Meserret Oteli'nin çapraz olarak karşısında, bugünkü metro inşaatına varmadan solda bulunan Neyyir Han'da meydana geliyor. Yani Tan matbaasıyla aynı sırada olduğu halde, onun (Tan bugünkü İ.Halil Dördüncü İş Merkezi 'nin bulunduğu yerdeydi- Merhum Dördüncü  de, Z.Sertel'le birlikte  Tan'ın sahibiydi) iki ya da üç bina Gülhane'ye doğru ilerisinde bulunan bir binada oluyor. Bu binada bir madencinin  ofisi varmış. Ofisinde 300 kg kadar dinamit depolamış. Ve bu dinamitler infilak ediyor. En az 60 kişinin hayatını kaybettiği yazılıyor. Bilindiği gibi, o yıllarda burası gazetecilerin yoğun olarak bulundukları bir mahaldi. Ölen gazeteciler var. En büyük can kaybı altı pastahane olan Meserret Oteli'nde oluyor. Sabah ve kahvaltı saati olmasından. Ancak en az hasar da Meserret Oteli'nde görülüyor. Nitekim patlama sonrası cadde boyunca bir çok bina yıktırılırken, Messeret Oteli'ne dokunulmuyor. O günkü gazetelerde resimler var. Bir belediye otobüsünün enkaz altındaki resmi var. Otobüste de büyük can kayıpları ve yaralananlar var.  Tabii önceleri -hep olduğu gibi- sorumluluk komünistlerin üzerine atılmak isteniyor. Tutmuyor. Sokak da zaten solcu Tan dolayısıyla mimli. Daha önce 1945'te burada yaşananları tarih bilgilerimiz dolayısıyla biliyoruz. O sıralarda Tan'da çalışmakta olan büyük aydınımız Aziz Nesin, canını yine camdan atlayarak kurtarabiliyor. Aziz Nesin ve zihniyetine kast eden güruh arasında kimler yok ki? Mesela şimdi aklıma gelenler Süleyman Demirel ve İlhan Selçuk. Nerden nereye, hayat nelere kadir!Ama Nesin'in çizgisi hiç değişmeden, kırılmadan devam etti. Bu yüzden büyük aydın. Tan provokasyonu tek parti rejimi despotizminin  soğuk savaştan nemalanmak adına onu körükleyerek -daha sonraki yönetimlerin de başvurdukları- bir "komünizm tehlikesi" yaygarasının spektaküler bir numunesiydi.Bilindiği gibi, Osmanlı devri tortularından kaşar siyasetçi ve "köşe yazarı" Hüseyin Cahit Yalçın'ın (1874-1957)Tanin gazetesindeki köşesinde "Kalkın Ey Ehli Vatan" başlıklı bir yazısı, komünistlerin iktidarı ele geçirecekleri yaygarasını kopartmış ve önceden yazılmış senaryo uyarınca, bindirilmiş kıtalar Tan gazetesi önüne  indirilip gazete ve civarında -aralarında büyük aydınımız Sabahattin Ali'nin Yenigün'ün de bulunduğu- sol eğilimli başka gazete, dergi ve bu arada  kitabevleri yerle bir edilmişti. Bakınız, 31 Mart 1909 ayaklanması sırasında, İngilizler hesabına çalışan şeriatçı Derviş Vahdeti'nin başını çekmiş olduğu irticai hareket,onun hedef göstermesiyle,  Tanin gazetesine saldırmış. Gazete binasını, makineleri parçalamıştı. Gazetenin sahibi Hüseyin Cahid  zannıyla Lübnanlı bir milletvekilini öldürmüştü.  H.Cahid günlerce gizlenmiş, sokağa çıkamamıştı.Yıl 1945, bu kez iktidar yanlısı Tanin gazetesi, sahibi ve başyazarı H.Cahid'in çağrısıyla sol eğilimli Tan gazetesine kendisinin vaktiyle maruz kalmış olduğu hareketi  uygun görüyordu. Arkası kesilmeyen bu kışkırtmaların ve olayların uzantısı olarak görülebilecek gelişmeler sonucunda, büyük aydınımız Sabahattin Ali, Edirne yakınlarında bir karakolda işkenceyle öldürülecek, cesedi sınıra yakın bir yere atılacaktı. Uzun bir hapislik devresinden sonra tahliye edilmiş olan Nazım Hikmet'se canını yurt dışına kaçarak kurtarmıştı. Türkiye'deki bütün tek parti iktidarları despotik ve faşizan eğilimler içerisinde olmuşlardır. Bugün de olduğu gibi.

Erken Bizans devrinden itibaren Doğu Akdeniz'deki Bizans kentleriyle ticaret yapan Batılı devletlerin uyrukları, bu kentlerle ticaret yaparken bazı ayrıcalıklardan da istifade etme hakları kazandılar. Bu haklar arasında, etnik ve dinsel kimliklerinden feragat etmeksizin  bu kentlere yerleşme, ikamet etme hakları da vardı. Tahmin edilebileceği gibi bu kentler genellikle liman kentleriydi. Bizans'ın bu bölgedeki en önemli limanı, başkent İstanbul'daydı. Tabii Batılı derken, deniz ticaretinde hayli ilerlemiş olan İtalyan şehir devletlerini kast ediyorum. İlk İtalyan yerleşimleri bugünkü Küçükpazar, Eminönü, Sirkeci sahil kesimlerinde olmuş. Bizans'ın eski limanlarının bulunduğu Marmara kıyılarında bir batılı yerleşimi görmüyoruz. Bizans devleti o tarafta yerleşime izin vermemiş olmalı. Ama Haliç de, özellikle  Karadeniz üzerinde ticaret bakımından önemli bir konumda bulunduğundan ve coğrafi özellikleri itibariyle de denizciler için ideal denebilecek özelliklere sahip olduğundan İtalyanlara hep çekici gelmiştir. Bu erken 11 ve 12yy'dan itibaren Amalfi, Venedik, Ceneviz gibi kent devletlerinin şu ya da bu ölçekteki kolonilerinin şehirde bulunduğunu biliyoruz. Bizans'ın yabancıların Marmara'da değil, Haliç kıyılarında yerleşime izin vermesinin bir başka nedeni de, Haliç'in Küçükpazar ve Sirkeci arasındaki kıyılarına yakın yerlerde  Yahudi yerleşimlerinin de bulunuyor olmasıyla izah edilebilir. Bizans için Yahudiler de yabancıydılar. Hatta bu civarda meskun bir Türk varlığından da söz eden tarihçiler var.  14yy'da, Yıldırım Bayezit'in kuşatmasını sonlandırması için kabul edilen koşullar arasında, Bizans'ın küçük bir Türk topluluğuna şehirde yerleşim izni vermesi de vardı.

Bilindiği gibi, İstanbul şehri, "Yeni Roma" adı altında, Roma kenti model alınarak kurulmak istenmiştir. Galata yerleşimi de muhtemelen, antik Roma'nın Trastevere (yani Tiber nehri tarafı)  ya da sonradan Ripa Romea (yani Tiber'in karşı yakası) denilen yöresi düşünülerek seçilmiştir. Roma'da bu civar sonradan, Augustus zamanında, kent 14 idari bölgeye ayrılırken, 13.bölge olarak, Trans Tiberim olarak adlandırılmıştı. Hatta bir köprüyle (Pont Sublicus) Roma'ya bağlanmıştı. Balıkçıların, denizcilerin, liman sayesinde geçinenlerin yaşadığı bir yerdi. Bir de pek istenmeyen ya da sakıncalı görülen Romalı olmayan göçmen yahudiler, doğulular, Suriyeliler ancak bu mahalde ikamet edebiliyorlardı. İşte Roma modeline göre kurulmuş İstanbul'da, Trans Tiberim işlevi görecek bir mekan olarak, sonraları, denize çıkıntısı olan bu incir ağaçlarıyla kaplı tepelik alan seçilmişti.  O zaman buraya, incir ağaçlarının bolluğuna izafeten, Regia Sykae ("incirlik") adı verilmiştir.

Roma gibi Constantinopolis de kurulurken, 14 idari bölgeye ayrılmıştı (Osmanlı devleti de 1864'te ilk beledi organizasyonu kurarken, İstanbul'u 14 bölgeye ya da daireye ayırmıştı) . Regia Sykae (ya da Regio Sykai) 13. bölgeye tekabül ediyor. 1.Jüstinyen devrinde (527-565) burada bir kilise, bir Forum, bir tiyatro, bir adet tersane, beş adet hamam ve 431 tane ev olduğu kaydedilmiş. Bilindiği gibi, Bizans İstanbul'unda toplum esas olarak iki sınıftan oluşuyor. Bütün sınıflı toplumlardaki gibi, bir tarafta, zenginler, soylular, tüccar kesimi,organik aydınlar (bu sınıf bloğuna, Hippodrom'daki müsabakalar esnasında kullandıkları renge istinaden "maviler" deniliyordu). Diğer tarafta, yoksullar, proleterler (bunlara da "yeşiller" deniliyordu. Tabii bu yeşilin çevreci yeşilcilikle bir alakası yok. İslamcı yeşille de alakası yok. Çünkü o zaman "yeşil dolarlar" kullanılmıyor. Bilindiği gibi, İslamcı yeşil, yeşil dolarla yaşıttır).Bizim bu 13.bölgemizde de yeşiller büyük çoğunluğu teşkil ediyorlardı.

Şimdi bu İtalyan kolonilerinin buraya yerleşimine biraz daha yakından bakalım. Tabii daha fazla lafı uzatmamaya gayret ederek. 1.Aleksios Komnenos devrinin (1081-1118) 1091. yılında, Venedik, Bizans'ın Normanlarla ve Peçeneklerle griştiği savaşlarda ona yardım eder. Bunun üzerine imparator, Venediklilerin Galata'da bir koloni kurmalarına izin verir. Daha önce, Venediklilerin küçük bir tüccar topluluğu olarak   Haliç'in İstanbul yakasında Küçükpazar civarında meskun oldukları biliniyor. Böylece ilk kez, aynı zamanda,  suyun karşı tarafına yerleşmeleri mümkün olmuştur. Ancak maharetli, uyanık tüccar bir kavim olan İtalyanlar giderek -kendilerine tanınan kapütülasyonların da genişletilmesiyle-  yayılıp, ticareti kontrol altına alma istidadı gösterirler. Tabii bu hem halk arasında hem de devlet katında rahatsızlık nedeni olur. Bu imtiyaz ilişkileri genel olarak istikrarsız, gerilimli ilişkilerdir. Bazen Bizans devleti verdiklerini geri alıyor. Kimi zaman daha fazlasıyla tekrar veriyor. Yani  güç ilişkileri bunlar.Verdiğini almak her zaman kolay olmaz. Çoğu kez savaşmak gerekebiliyor. Örnekse,  imparator 1.Manuel Komnenos (1143-1180) artık deniz ticaretinin hemen hemen Latinlerin, özellikle de Venediklilerin kontrolüne girmesinden,  Venedik'in giderek Bizans devletini tehdit eden bir siyasal güç haline gelmesinden  kaygu duyar. Şehirdeki bütün Venediklileri tutuklatır. Mallarını da müsadere eder. Gelgelelim, Venedik'in pes etmeye niyeti yoktur. O da Ege'de, aralarında Midilli'nin de bulunduğu Bizans'a ait bir kaç adayı kuşatarak yanıt verir. Venedik'in ticari çıkarlarından, kârlarından feragat etmeye tahammülü yoktur. Savaşırlar. Kazanırlar. Ayrıcalıklarını geri alırlar. Sene 1175.

Bu arada Venedik'in rakibi Ceneviz de ayrıcalıklar elde ederek şehirde yerleşmeye başlamıştır. Cenevizlilerin ilk yerleşim yerleri bugünkü Sirkeci araba vapuru iskelesi civarıdır. O zaman buraya, burada bulunan sur kapısına izafeten Prosforianos deniliyor. İstasyonun oradan Babiali'ye kadar olan alan da, askeri kışla ve eğitim alanı işlevi gören alan anlamında, Strategion olarak adlandırılıyordu. Tabii Bizans'ın bu rakip ekonomik güçleri temsil eden bu farklı şehir devletlerine tanıdığı kapitülasyonlarda  siyasal nedenler, tahmin edileceği gibi, rol oynuyor. Bizans siyaseti, sonradan Osmanlı siyasetinde de izlerini göreceğimiz şekilde, devletlere ayrıcalıklar tanıyarak, onları kendisine ekonomik ve siyasal olarak bağlıyor. Bu sayede onları birbirlerine karşı kullanmak istiyor. Güçlü olunduğu sürece bu anlayışın getirileri olabiliyor. Ama zayıf duruma düşüldüğünde bir bumerang halini alıyor. Bu siyasetin ne Bizans ne de Osmanlı  adına uzun erimde olumlu sonuçlarının olmadığı açıktır. Zayıfın günü kurtarma siyasetine dönüşüyor. Amiyane tabirle,  papaz  her zaman pilav yemiyor. Bu esasen zayıfların siyasetidir.Güçlü devletler böl-yönet usulüne başvururlar.Bilindiği gibi, 2..Abdülhamid bu "iktidarsız" Bizans siyasetinin veteranı idi. Fiilen bitmiş Bizans nasıl -ödünlerin de eşlik ettiği- bu zayıflık siyasetini ömrünü biraz daha uzatmak gayesiyle kullanmışsa, 2.Hamid de benzerini yapmıştır.Bu siyasetle ancak fiilen gerçekleşmiş çöküş halinin ilanını bir süre geciktirebilirsiniz. Buradan yeni bir silkinme, atılım çıkamazdı. Çıkmamıştır.

Constantinopolis'deki kapitülasyonlara dayanan bu Latin  etkisindeki artış, Yeşiller'i ve ticari çıkarları zarar gören tüccar kesimi, onlarla bağlantılı aydınları ve bürokratları çok rahatsız eder hale geliyor. Zaten imparatorun ölümüyle, taht kavgaları da ortaya çıkmıştır. Venedik yanlış ata oynar. 1182 yılında şehirde,  bu kapitülasyonları hedefleyen büyük bir ayaklanma olur.  Bazı rakamlara göre sayıları 6 bine yakın Latin hayatını kaybeder (Bu rakamı 60 bin olarak telaffuz eden Türk tarihçileri var. Bu mümkün değil.). Bununla beraber, geniş bir sosyal tabanı olan ve şiddetli bir ayaklanma olduğu biliniyor. Halk sınıfları, (haydi biraz anakronizm yapalım) çağdaş bir terminoloji kullanacak olursak, işgalci kolonyalizme, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı kanlı bir savaş veriyor.O zaman ki İstanbul halkı şimdiki İstanbul halkı gibi uyumuyor. Anadolu zaten hep uyuyor. Orayı uyandırmaya da İstanbul'dan gidiliyor (Bizde bu yeşillerin demokratik işlevini en azından 17yy'dan itibaren  Yeniçeriler  görme eğilimindeydiler. Tabii hemen toptan gerici ilan edilip, mezar taşlarına kadar, yok edildiler) .

Bununla beraber, 2.Meşrutiyet'in biraz öncelerinde, milliyetçi uyanışın da etkisiyle, artık sabrı iyice taşan Türklerin zaman zaman bu lövanten ve gayrimüslimlere ait Galata ve Beyoğlu civarındaki iş yerlerine saldırılar düzenlediklerini okuduğumuz anılar dolayısıyla biliyoruz (örneğin bkz. .Anna Grosser Rilke: Istanbul'da Hoş Bir Sada, T.İş Bankası Yayınları) Hatta Galata'da böyle bir saldırı ihtimali ihbar olunduğunda, Galata ve Beyoğlu'ndaki iş yerleri derhal kepenk indirirlermiş. Demek ki, 2.Abdülhamid devri sonlarına doğru Padişahın müslüman uyrukları da Bizans yeşillerinin eylemlerini andıran kalkışmalara başvurmuşlar. Bu tür eylemlerin sorunu, faturayı asıl ödemesi gereken adrese değil, kollektif psikolojide yer etmiş günah keçilerine havale etmesidir.

Neyse. Biz tekrar eski Bizans'a dönelim. Ayaklanma artçı dalgalar halinde devam ediyor.  Ancak henüz bir proleter siyasal önderlik olmadığı için ve içerideki işbirlikçilerin de katkısıyla, 1204 yılında, Venediklilerin  en önemli patronu oldukları büyük bir Latin Haçlı Seferi, Constantinopolis'i teslim alıyor. Constantinopolis nüfusu en az %80 oranında (Kentten kaçanlar ve katliamlar nedeniyle. Yine de bu verilen oran karşısında ihtiyatlı olmak gerekir) azalıyor. Özellikle fetihten sonraki 3 günlük talan izni kentin yağmalanması, yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanıyor. Bir çok büyük yapı ve sanat eseri (şimdi Amerikalıların işgal ettikleri ülkelerde yaptıkları gibi) ya parçalanıyor ya da çalınıyor. Zenginlikler yağmalanıyor. Mesela, kiliselerin mülkiyetinde bulunanlar da dahil, bir çok kıymetli eşya, heykel Venedik'e götürülüyor. Görüyorsunuz, özel mülkiyet ve sınıflar varolduğu sürece, tarih hep tekerrür ediyor. Ve edecektir.

Bu Latin işgalinde Venedikliler en önemli rolü oynuyorlar. Seferin ana finansörü onlar. Bu durumda, Cenevizliler, Venediklilere bulaşmamak adına, Haliç'in karşı (Galata) kıyısına geçerler. O mahallin o zamanki ağırlıklı nüfusu yahudidir. Rumlara ait bağ, bahçeler de vardır.

Kenti Latinlerden 1261 yılında kurtaran 8.Mihail Palaiologos, bu sırada tarafsız kalarak (Osmanlı fethi öncesinde ve sırasında da tarafsız kalacaklarını taahhüt   ederler) ve el altından destek vererek kendisine yardımcı olan Cenevizlilere Galata'da koloni kurma imtiyazı tanır (1261 Nif [İzmir Kemalpaşa] Antlaşması). Tabii asıl neden, artık güçlerinden korktuğu bu Latinleri, sur dışına atmaktır. 1267'den itibaren Ceneviz kolonisi burada oluşmaya başlar. Bizans devleti, onların yaşadıkları alanı surlarla çevirmelerine izin vermez. Antlaşma böyledir. Ancak denizci Ceneviz saldırılardan, korsan tecavüzlerinden korktuğu için ufak ufak surlar örmeye başlar. Ceneviz'in bu ayrıcalıklı yükselişinden rahatsız olan Venedik (Bizans devletinin de gaz vermesiyle) 1294'te Ceneviz kolonisine saldırır. Galata'yı yakıp kül eder. Ancak Ceneviz direnişini aşamaz.Şimdi bir parantez açarak,  bu haçlı seferlerinin dinsel ideoloji (hıristiyan gaza ideolojisi) görünümü altında, siyasal ve dolayısıyla da ekonomik avantajlar elde etmek adına tertip edilmekte olduklarını hatırlatalım. Böyle olunca o zamanki batılı devletlerin koalisyonuna dayanan seferler esnasında ve sonrasında parsanın paylaşılmasında bu devletler arasında çatışmalar ortaya çıkabiliyordu. Benzer bir çatışma, Venedik ve Ceneviz  şehir devletleri arasında, Istanbul'un ele geçirilmesinden sonra da çıkmıştır tabii.

Neyse. Öz güvenlerine kavuşan Cenevizliler, saldırıyı savuşturduktan sonra zaten ufak ufak kazmış olduğu hendekleri deniz kenarına kadar uzatır, kuleler yapmaya başlarlar. Daha doğrusu, dikkat çekmemek için kule şeklinde evler yapar ve sonra bunları birbirlerine bağlarlar (biz nasıl bugün "dikkat çekmeden" birbirimizle yarışırcasına, binalarımızın üstlerine kule misali katlar çıkıyorsak öyle işte) .  Eski gravürlere baktığımız vakit, bugünkü Unkapanı Köprüsü veya Azapkapı  civarından Galata Kulesi'ne çıkan ve oradan da Tophane'ye doğru aşağı inen üçgen şeklinde bir alanın surlar arasına alınmış olduğunu görüyoruz. Hatta Galata Kulesi'nin de bir hisar olarak, Bizans'ın dikkatini çekmemek için kademe kademe yükseltilerek  inşa edilmiş olduğu  kaydedilir. Bu hisar ya da kuleye o zaman  özgün olarak "İsa" adı verilmiş. Bu tahkim edilen alan içinde bugün halen ayakta duran örneklerde gördüğümüz gibi, hem konut, hem ofis ya da dükkan hem de depo işlevini bir arada gören, Sen Piyer Hanı tarzı yapılara ağırlık vermişlerdir. Hatta sonradan Beyoğlu'nda görülen "parizyen"   tabir edilen pasaj mimarisinin ve işlevselliğinin buradan kökenlendiğini  tahmin ediyorum. Mimari olarak  pasaj mantığı bu mahale tamamen dışsal ya da  aykırı değildi. Kısacası, Ceneviz 1304'te kule yapma yasağını alenen deler. 1335 yılında çıkan yangın, bu sur ve kuleleri daha serbest ve planlı bir şekilde yeniden yapma olanağı verir. Bu sıralar zaten Ceneviz kolonisinin en güçlü olduğu yıllardır (aslında bütün 14yy ve hemen hemen Osmanlı fethine kadar öyledir).

Özetlersek, Ceneviz kolonisinin yükselişi 14.yy başlarındadır. Bizans devletinin tanıdığı imtiyazlar şemsiyesi altında,  Galata'da kurulmuştur.  Latin işgali sonrası, Bizans ve İstanbul o eski gönençli günlerini yitirmiş; kent, bakımsız, altyapısı hemen hemen çökmüş ya da yetersiz kalmış harap bir yer görünümündedir. En önemlisi,  kendi ekonomisine entegre  kolonilerini yitirmiş  kentte iktisadi yaşam çok büyük zarar görmüştür. Yani bu imtiyazların tanınmasında iktisadi nedenler, ekonomik zayıflık önemli bir rol oynuyor. Hem ekonomik ve hem de ondan ayrı düşünemeyeceğimiz siyasal nedenler, Bizans'ın zayıflığından kaynaklanmaktadır. Siyaset kısmına bir örnek verelim. İstanbul'u işgal etmiş güçlü Latin İmparatorunun damadı olan Sicilya Kralı da, kenti tekrar işgal etmek için planlar yapmaktadır. Bundan ürken Bizans imparatoru Mihail Paleologos Ceneviz ve Venedik'in kentte kalmasını teşvik dahi etmiştir. Bundan başka, bu iki ticari devletin kentteki faaliyetlerinin ekonomik getirilerinin olabileceği beklentisi vardır.Öte yandan, ekonomisi tamamen deniz aşırı ticarete dayanan bu Latin devletleri bakımından da bu deniz aşırı koloniler varoluşsal bir öneme sahiptir. Vazgeçilmezdir.

Ceneviz güçlendikçe yeni imtiyazlar için dayatmış, Bizans direnme gücü bulamadığı zamanlarda, hep yapageldiği gibi, başka devletlerden yardım ya da müdahalelerini istemiştir. Örnekse Ceneviz, Bizanslı balıkçıların artık Tophane ve Fındıklı gibi balık sürülerinin ana güzergahlarından biri olan (bugün İstanbul  balıkçıları arasında "kanal" tabir edilen) sularda avlanmasını yasaklayacak kadar güçlendiğinde, Bizanslılar Katalan ve Venediklilerden yardım istemiş, ancak çarpışmalarda Ceneviz gücü kırılamamıştır. Hatta St. Benoit Kilise'sinin bugünkü yerinde ondan önce, bu Ceneviz zaferinin anısına Cenevizliler tarafından San Fransisco Kilisesi, eski bir Bizans kilisesi (Aya Yorgi) kalıntıları üzerine inşa edilmişti.  Bugünkü St.Benoit Kilisesi'nin yüksek çan kulesinin Ceneviz kilisesinin bakiyesi olduğu iddia edilir. Öte yandan, balıkçılığın halkın önemli geçim kaynaklarından biri olduğu Bizans'ta bir çok aile, söz konusu Ceneviz tasarrufu neticesinde,  ekonomik olarak mağdur olmuştur. Bundan başka, Ceneviz'in  ağır siyah gemileri, Bizanslıların  hafif yelkenlilerinden daha dayanıklı ve güvenli oldukları için Karadeniz, Bizans ve Orta Doğu ülkeleri arasındaki ticaret ve taşımacılığı hemen hemen kontrolleri altına aldılar. Bu Bizans ekonomisi için ağır bir darbe oldu tabii. Yani Ceneviz'le Bizans arasında bir gerilim ta baştan var olagelmiştir.

Tabii Cenevizliler sadece Haliç'de değil, Karadeniz'in başka yerlerinde de koloniler teşkil ediyorlar. Bunların en önemlilerinden birisi de Kırım'da, Karadeniz kıyısındaki Kaffa (bizim Kefe dediğimiz, yeni adı Feodosia olan kent). Burada da Galata'nın coğrafi,sosyal ve ekonomik yapısının bir benzerini görüyoruz. Bu kentte de, yerli tatarlar, İtalyanlar, Rum,Yahudi ve Ermenilerden oluşan bir demografik kompozisyon var. Bu koloniler birlikte bir ağ oluşturuyorlardı. Ceneviz'in ekonomik ve siyasal gücünü bu ağ bağlamında düşünmek lazım. Kefe daha önce bir Bizans kolonisiydi. Sonra Altın Horda devletinin eline geçiyor. Cenevizliler onlardan satın alıyorlar. Daha sonra da Fatih devrinde, bilindiği gibi, Gedik Ahmet Paşa'nın bir deniz seferiyle Osmanlı toprağı haline gelecektir. Hatta oradan 700 civarında Ermeni ve İtalyan İstanbul'a getirilir. Denizci İtalyanların Boğaziçi'ndeki Kefeliköy'de; Türkler gibi, bir karasal millet olan Ermenilerin bugünkü Karagümrük civarında iskan edildikleri biliniyor. Karagümrük'deki Kefeli Mescidin varlığı, burada bir "kefeli" mahallesi olabileceğini akla getiriyor. Kefe'den İstanbul'a bir Rum göçü de olmuştur. 70'li yıllarda pederin ticarethanesinin bulunduğu Yemiş'de söyleştiğim yaşlı bir Rum tacir kökenlerinin Kefe'ye dayandığını anlatmıştı.


Dikkat çekici bir başka nokta, bu denizci ticaret kolonilerinin koloni oluşturdukları diyarlarda pek fazla ve pek önemli yapılar meydana getirmemiş olmalarıdır. Tabir yerindeyse, ticari çıkarları için bulundukları bu yabancı diyarları kolonyalist bir anlayışla sağmaya kilitlenmişlerdir. İtalyanın tüccar şehir devletlerinin anlayışı, Bertrand Bareilles'in hatırlattığı  şu veciz ifadede kendisini dışa vurur: "Doğu, zengin olunca terk etmen gereken diyardır". Yani, bu koloniler kendilerini hiç bir zaman buralarda kalıcı görmemişlerdir. Geçici bir süre, zenginllik emellerine ulaşıncaya kadar kalmayı planlamışlardır. Buraya ait olmamışlardır. Bu yüzden olsa gerek, ekonomik güçlerine yaraşan, pek fazla önemli eserler vermemişler, kültürel katkılarda bulunmamışlardır. Bilindiği gibi Cenevizlilerin burada bıraktıkları en önemli mimari eser, herhalde  Fatih'in camiye dönüştürdüğü, San Paolo ve San Domenico Kilisesi'dir (Arap Camisi). Bugünkü St Benoit'in yerinde olduğu bilinen San Fransisco Kilisesi hakkında bir bilgimiz yok. Sadece bugünkü yapıda görülen çan kulesinin eski Ceneviz kilisesinin çan kulesi olduğu iddia edilir. San Paolo adlı bir başka Latin kilisesinin sonradan bugünkü Hırdavatçılar Çarşısı'nda yeniden inşa edildiği, onun da sonradan "yeni cami" adıyla camiye çevrildiği ama bugüne intikal etmemiş olduğu kaydedilir.

Yine Karaköy'de Ziraat Bankası'nın arka tarafında yüzü Haliç'e dönük olduğu halde, meydana yatay konumda bulunan Aksu Han'ın yerinde eskiden bir Havyar Hanı'nın bulunduğu biliniyor. Bu han en erken16yy'ın ikinci yarısına tarihleniyor. Bu hanın bir kilise kalıntısı üzerinde yapılmış olduğu 1934 kazısı esnasında anlaşılıyor. Kimi kaynaklarda Latin (San Antonio Kilisesi), bazı başka kaynaklarda da Rum (Archistraticos) kilisesi olarak anılıyor (bkz. Prof. Semavi Eyice, Istanbul, Petit Guide, 1955) Tabii kiliselerin cemaatler arasında el değiştirmesi, özellikle Endülüs Araplarının göçünden sonra Latin olanlarının (Arabın intikamı!) camiye dönüştürüldüğü vak'adır.Bugün bu Aksu Han'ın meydana bakan -geçit işlevi de gören- kapısından girdiğimiz zaman Havyar Hanı İçi Sokağı'na çıkarız).Öte yandan,  Prof Eyice, bugünkü Yenicami ve Rüstempaşa camilerinin de iki Latin kilisesinin kalıntıları üzerinde inşa edildiğini belirtiliyor. Ona göre, San Fransisco  ilk kez burada bugünkü Yenicami'nin yerinde inşa edilmişti.


Osmanlı devri başladığında Fatih, Cenevizlilerin ayrıcalıklarını Osmanlı hükümetinin atadağı bir Kadı'ya bağlı olmaları kaydıyla  devam ettirir. Aslında, Cenevizliler fetih esnasında tarafsız kalacaklarına dair söz vermiş olmalarına rağmen, İstanbul'un savunmasına el altından katkıda bulunmuşlardır. Bu yüzden başarılı olacağına ihtimal vermedikleri Fatih kazanınca, önemli bir kısmı Galata'yı terkeder. Geri kalanlarsa, gemilere doluşup,  şehri terk etmeye hazırlanırlarken, Fatih'in müdahalesiyle ikna olurlar. Bir "ahdname" ile imtiyazlarını büyük ölçüde korurlar. Yani Fatih Cenevizlilerin sözlerinde durmamış olmalarına rağmen daimi olarak Galata'da ikamet edenlerin ("dimmi") cizye; Cenevizlilerle iş yapan gelip geçici Cenovalı ve frenk tüccarın ("harbi") ticari vergilerini ödemeleri kaydıyla benzer ayrıcalık ve muafiyetlerden yararlanabileceklerini "ahd" eder ("Ahdname" iki eşit gücün karşılıklı olarak yaptıkları bir antlaşma değildir. Bir yurt üzerinde egemen olan tarafın bir cemaate ya da gruba tek yanlı bir taahhütte bulunmasıdır.Bir tür jest ya da -doğrusu- tek taraflı kapitülasyon). Deniz tarafındaki surlara dokunmaz ama kara tarafındaki bir kısım surları yıktırır. Yeni kilise açmalarına izin vermez. (Bu ahdnameyi okumak için bkz. Prof. İnalcık,H: "Ottoman Galata 1453-1553", Varia Turcica XIII/1991, Paris içinde s. 17-117) Mevcutların da camiye dönüştürülmeyeceğini taahhüt eder. Buna rağmen Arap Camisi bir istisnai uygulama olmuş olmalıdır.Ya da her zaman ahde vefa olmayabiliyor. Ahdname yapmak da bunun için tercih ediliyor olmalı.

Bu arada hemen İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethiyle ilgili olarak, bu fethin siyasal sonuçları itibariyle önemli olmakla beraber askeri açıdan aynı önemi taşımadığını, popüler tarihçiliğimizin iddiaları hilafına belirtmek isterim. Osmanlılar şehri almaya giriştikleri sırada Bizans zaten ayakta zor duruyordu. Şehirde, Ayasofya Kilisesi dahil, sağlam durumda olan bir bina bulmak bile zordu. Devletin ekonomik, siyasal temelleri çökmüş haldeydi. Osmanlılar cenaze levazımatçısı işlevi görmüş oldular. Orta yerdeki cenazeyi kaldırdılar.Öte yandan, Latin işgalini izleyen yıllarda Avrupa devletleri İstanbul'a olan ilgilerini yitirmişlerdi. İstanbul onlar için eski kritik önemini kaybetmişti. Muhtemelen bu fethin askeri evreleri hakkında tarihçiler tarafından uydurulmuş hikayelerin gayesi, fethi askersel bakımdan önemli göstermek idi. Hatta bir TV'de Prof Ortaylı'ya Fatih'in savaş gemilerini Dolmabahçe civarından Kasımpaşa'ya kadar karadan çektirtmiş olduğu iddiasının doğru olup olmadığı sorulmuştu. Eyyamcılığı malum olan Prof.Ortaylı'nın yanıtı "merdi Kıpti"lere yaraşır türden:  (mealen) "Efendim, bunun ne önemi var. Bırakınız halk nasıl görmek istiyorsa öyle görsün. Nasıl inanmak istiyorsa, öyle bilsin!". Soruya yanıt vermek yerine, tarihçinin hakikati imal edebileceğini ima eden bir savunma yapıyor. Evet, bu bir savunmadır. Sonradan AKP'nin müze müdürü olduğu vakit kendisine, Topkapı Saray'ında bulunan kutsal emanetlerin ne kadar gerçek oldukları sorulmuştu. Yine aynı mealde bir yanıt vermişti. Hatta o zaman daha da ileri giderek, mealen, "Efendim, bizim bir müşkülümüz var, sarayın bu kutsal emanetler kısmına kadınların başlarını örterek girmesini istiyoruz. Ancak yeterli elemanımız olmadığı için kontrolü sağlayamıyoruz" diyordu. Profesörümüzün 28 Şubat günlerinde  TV'lerde arz-ı endam ederken, Atatürk'ün adını andığında, önüne "büyük" sıfatını koymaya özen gösterdiğini hatırlıyorum. 28 Şubat'taki "türban" karşıtlığından, AKP devrindeki, "türban" yandaşlığına... Hem de kraldan çok kralcı konumunda. AKP'lilerin bile (en azından o zamana kadar) tahayyül edemediği derecede. Çok yazık!  AKP devrinden önce profesörümüzün yazı ve sohbetlerinde bolca yer verdiği Atatürk'ün yerini, kendisini emperyalist "yeni-Osmanlıclık" siyasetinin, sözüm ona,  eş bakanı olarak ilan edenlerin hoşuna gitmek için olsa gerek, AKP devrinde, bir Osmanlıcılık muhabbetinin almış olduğu malum. Alın size memleketimizden bir akademisyen "aydın"  manzarası!

2.Bayezit devri ve sonrasında, Portekiz, İspanya ve İtalya yahudilerinin ve tabii İspanya Araplarının göçleriyle, bu yeni sakıncalı olabilecek nüfus -Roma siyasetinin devamı olarak görülebilecek bir şekilde- Haliç'in iki yakasında ve tabii özellikle de Galata'da iskan edilir. Göçmen Endülüs Arapları yoğun olarak  Kasımpaşa'ya doğru çevresi Türk müslümanlarıyla meskun, Azapkapısı ve Perşembe Pazarı arasındaki alanda, o zaman Galata Camisi olarak adlandırılan,  sonradan Arap adını (Kanuni devrinde veya daha sonra) alacak cami civarında iskan ediliyorlar. Etrafındaki nüfusun Arap olması dolaysıyla Türkler camiye Arap Camisi diyorlar. Caminin adından hareketle anlatılan Emevilerle ilgili hikaye, milliyetçi-muhafazkar tarihçiliğimizin her fırsatta üretme kapasitesine  sahip olduğu palavralardan biridir.

Bu Arap Camisi'nin bulunduğu yerde ilk önce bir Bizans ortodoks mabedi olan Aya İrene Kilisesi varmış, onun harabeleri üzerinde, Bizans'taki ilk Dominiken Manastırı inşa edilmiş, bu manastır 1228-1261 yılları arasında faaliyet göstermiş. Sonradan (1307 yılında) Galata Saint Paul Kilisesi'ne dönüştürülmüş ve 1475 yılına kadar bu kimliğini korumuş. Yani bu son verdiğim tarihe kadar camiye çevrilmemiştir. Bu yapıyla ilgili bildiğim en önemli monografik çalışma, bu gezilerimizde bize sık sık kılavuzluk etme inceliğini gösteren  dostumuz Mamboury'nin de bir önsöz yazmış olduğu, bir Dominiken rahip olan Peder Benedetto Palazzo'nun kaleme almış olduğu "L'Arap Djami ou Eglise Saint -Paul A Galata" adlı 1946 tarihli eserdir.

Öte yandan, Endülüs'ten kovulan Yahudiler ve Araplar, Osmanlı devleti için duvarcı, fayansçı, yapı ustası gibi kalifiye elemanları içerdiği için ayrıca önem taşıyor (Belki o günlerden yadigar bir çok camide ve başka mabette bu insanların kültürlerine özgü sembollerin görülebilmesi de bundandır.Mesela Karaköy'de, Gümrük sokağının köşesindeki Kemankeş Camisinin giriş kapısının her iki yanında Davut Yıldızı ya da Süleyman Mührü sembolleri vardır).Bununla beraber Prof Halil İnalcık, gelenler arasında  bir tür tefecilik yapan Arap ve Yahudilerin bulunduğunu da belirtir.

Bütün bu yukarıda söylenenlere rağmen, Galata'yı çekici hale getiren, henüz kırsal bir alan iken (Bizanslıların Ceneviz yerleşimi öncesinde buraları, bol miktarda bulunan incir ağaçları dolayısıyla, İncirlik (Scytie) olarak adlandırmış olduklarını söylemiştim) onu kentsel bir alana dönüştürüp mamur eden Cenevizlilerdir. Galata ismini de onlar vermiş olmalılar (denize çıkıntısı olan inişi çıkışı çok olan yer anlamında,Calata - okunuşu Kalata oluyor. Hatta Cenova'da da benzer coğrafi özellikleri dolayısıyla Calata olarak adlandırılan mahal ya da mahaller olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir yerde okumuştum.). Bu arada, Solomon Schweigger'in meşhur kitabı Sultanlar Kentine Yolculuk'ta, Galata adının Kral Brenner komutasında bu bölgeyi bir süre kuşatan Galyalılar'dan geldiği iddia edilmektedir. Kulaktan dolma, yanlış bir bilgidir. Demek ki, 16 yy'da kimi Batılılar arasında böyle bir inanış varmış. Bu yüzden, geçerken bir not olarak iletmek istedim.

Liman, tersaneler (Cenevizlilerin bugünkü Karaköy Meydanı olan yeri kazarak gemiler için havuz yapmış olduklarını yine Bareilles'den öğreniyoruz), surlar, ev- ofis hanlar, yollar Cenevizlilerin eseridir. Fetih esnasında, yukarıda değinildiği gibi, Cenevizliler -bir ölçüde- tarafsız bir siyaset izlemişlerdi. Bu sayede, fetihten sonra da Galata'da Cenova devletinin konumu radikal anlamda değişmeden sürmüştür.Ta ki Cenova şehir-devleti eski gücünü yitirinceye kadar. Öyleyse şunu söylemekte bir çekincemiz olmamalıdır: Konstantinople'ü  Doğu Romalılar, Galata'yı (eğer Cenova'yı da ona dahil edersek) Batı Romalılar kurmuştur.

Şimdi bir de çok kısa, Galata'nın 18yy'ın ikinci yarısındaki kapılarını sayalım (rehberimiz  Sarkis Hovanesyan "Sarraf" [1750-1805]  olsun). Batı ucundan başlayalım: Azepkapısı (Kadı'nın büyük mahkemesi ve iskele burada bulunuyordu. Bu arada, "azepli" Osmanlı donanmasında bugünkü bahriyeli askerine benzer bir işlev gören asker anlamına geliyor. Orada tersane ve liman civarında bir kışlaları olması gerekiyor), Kürkçü Kapısı (Arap Camisi ve Galata kadısının konağı ve biraz daha Perşembe Pazarı'na doğru Voyvoda'nın konağı burada bulunuyor), Yağ Kapanı Kapısı (Balıkhane [modern zamanlardaki yerine çok yakın] burada, surun zindan kısmı-Galata Zindanı- da burada), Balıkpazarı Pazarı Kapısı (balık satıcıları ve lokantaları burada -şimdi de hemen hemen aynı yerde), Karaköy Kapısı (Aşağı yukarı bugünkü Karaköy Köprüsünün tam çıkışına rast gelen bir yerde. Burada da bir iskele mevcut), Kurşunlu Mahzen Kapısı (Yani Yeraltı Camisinin olduğu  yer. Modern zamanlarda biraz daha ilerde olan, Galata Gümrüğü o zaman burada. Bugün  de söz konusu caminin arka tarafında bir "gümrük sokağı" var), Mumhane Kapısı (burada da bir iskele var), Eğri Kapı (Tabii bunun Edirnekapı'daki bir alakası yok. Zamanla eğrilen, çatlayan kapılar olabiliyor. Burada  yahudi yerleşimi var. Aralarında Karayim yahudileri bulunması olasıdır.Bu kapının iç taraflarında, yani bugünkü Kemankeş, Galata Mumhanesi ve Necatibey caddeleri arasındaki alanda bol miktarda Rum meyhaneleri var. Yakın zamanlara kadar burada bir çok meyhane vardı. Hatta ilk balozlar da bu civarda ortaya çıktı. ), Kireç Kapısı (Dericiler, debbağlar, Kadı'nın küçük mahkemesi ve Tophane İskelesi burada yer alıyordu.Bugün orada bir "Dericiler Sokağı" var). Hovanesyan, her iki ucunda birer mahkeme olan toplam 9 adet kapı sayıyor. Dikkat edilecek olursa, işlevleri ya da faaliyet sahaları itibarıyla bu kapılardaki durumun yakın zamanalara kadar dramatik bir değişikliğe uğramadan geldiği görülecektir. İşlevsellikleri ve sosyal kompozisyonları anlamında mekanlar tarihsel süreç içersinde süreklilik gösterebiliyor.
Ebusuud Caddesindeki sur duvarı



Şimdi Revani Sokağının Kemeraltı tarafındaki başından  Kemeraltı Caddesi'nin karşı tarafında bulunan Surp ("Aziz") Lusoroviç Ermeni Kilisesi'ne bakıyoruz. St.Benoit Kilisesi arkamızda sağda. Bu kilisenin yerinde bulunan orijinal Ermeni kilisesi  belki de kentimizde bulunan en eski (14yy sonları), en önemli ve bir zamanlar en büyük Ermeni kilisesiydi. Sonra bir çok kez yangınlar ve depremlerle tahrip olmuş ve yenilenmişti.  Menderes vandalizmi özgün binayı istimlak sahası içine dahil edip yıkınca, bu kilise (orijinalinin ancak üçte biri kadardır) yeniden inşa edildi.  Sağ yanındaki uzun bina, kilise vakfına ait bir han. Halen faal olan bir özel Ermeni lisesi de burada bulunmaktadır. 

Ceneviz hisarı. Lüleci Hendek Sokağı'ndan. St.Benoit Kilisesi'nin arka üstü. Bu sokağa Lüleci Hendek adının verilmiş olması, doldurulmuş sur hendekleri üzerinde kurulmuş olması ve bir  tür seramik  zanaatkarlığı olan  Lüleciler çarşısının da bu civarda bulunmasından dolayıdır. Lülecilik pişmiş topraktan nargile tütünlüğü, ufak muhafaza kapları, güveç vb yapma işi oluyor. Zanaatkarlarına da "lüleci" deniyor. Bu Tophane civarında, özellikle Kılıç Ali Paşa Camisi etrafında, sayıları hayli fazlaymış. Bugün caminin karşısındaki eski Amerikan Pazarı, nargile içilen, çirkin adamların işlettikleri çirkin dükkanlara dönüştü. Gelgelelim,  lüleciler  geçmiş zaman kuşları olarak çoktan göçtüler. 

Lüleci Hendek'ten aşağıya Revani Sokağı'na iniyoruz. İnerken sağımızdaki binalar St:Benoit'ya ait. Kilise girişi, yine inerken bu binaların sağında.Yani sağdan ilk çıkmaz sokakta. 

Yüksekkaldırım'ın Tünel yakın kısmında Alman  Kulübü Teutonia binası.Bu kulüp 19yy'ın ortalarına doğru sayıları artan Alman nüfusun toplantı, davet, balo vb  ihtiyaçlarını  yanıt verebilecek şekilde kuruldu. Nasıl Fransızların Union Française'i vardıysa, Almanların da Teutonia (Tötonya)sı vardı. Bu kulübü Osmanlı'yı ziyareti sırasında Alman İmparatoru ve eşi de ziyaret etmişti. Onun ziyaretinden önce (kentin bir çok yeri nde olduğu gibi)  Yüksekkaldırım'ın taşları da yeniden döşenmiş.  Kaldırımları düzgün hale getirilmiş, binaları boyanmıştı.. Bu tür kulüpler, tahmin edilebileceği gibi, faaliyetleri itibariyle, ait oldukları ülkelerdeki siyasal gelişmeleri de yansıtabiliyorlardı. İtalyan Kulübü nasıl faşistlerin faal oldukları bir mekan haline dönüşmüşse, burası da Nazi kültürel ve siyasal faaliyetlerinin İstanbul'daki odak noktalarından birisi haline gelmiş. Hatta 1930'ların ortalarında Nazi Propaganda Bakanı Goebbels buraya gelerek bir dizi Nazi konferansları düzenlemiş. Sonraları Alman Kültür'ün Almanca dersleri verilen binası haline dönüşmüş, Bendeniz de bu binada aylarca kurs görmüştüm. Şimdilerde tamamen boşaltılmış haldedir. 

Kemeraltı'nda revani sokağının sağında yer alan çıkmaz sokakta  StBenoit Kilisesi girişi

St Benoit Kilisesi kapısı





Lövanten mimar Vallaury'nin Osmanlı Merkez Bankası eseri aracılığıyla  "müslüman İstanbul" a bakışı

Arap Camisinin minaresi Ceneviz Kilisesi bakiyesi olan çan kulesi

Cenevizlilerde ev-ofis-dükkan, bizde cami -dükkan (Arap Camisi'nden bir görünüş)Kur'an da bir ayet boşuna  "para kazanan allahın sevgili kuludur" dememiş

O zaman burada göçmen Arapları gören yerli halk , camiye "arap" adını takmıştı. Bu manzarayı görmüş olsalardı, caminin adı "manav camisi" olurdu. 

Arap camisi Ayazpaşa tarafından.Anduluzya'dan kovulan Araplar  hınç içinde , buradaki Latin kiliselerini camiye çevirmek istiyorlar. Bu camiyle ilgili farklı bir iddia da onun Kanuni ya da biraz daha sonra camiye çevrilmiş olduğudur. Bu konuda farklı iddialar var. 


caminin batısında, hemen karşısında bir zamanlar endülüslü arap ve yahudilerin  ikamet ettikleri sokak

Arap Camisi güneyden

eski sokakta ayakta kalmış iki üç eski evden birisi

Osmanlı devletinin de fetihten sonra, İstanbul'daki  batılıların bu bölgede toplanmasını teşvik ettiğini söylemiştim.  Bu kolonilere dahil olan nüfus, esas olarak, ticari faaliyetler doğrultusunda bir takım işler görmek için aileleriyle  buralara gelip yerleşmiş, ya da yerleştikten sonra aile teşkil etmiş, aralarında bir çok maceracının da (şu Amerika'daki altın arayıcıları gibi belki) bulunması muhtemel topluluklara mensup insanlara lövanten denmiştir. Sadece İstanbul'a değil, bütün Doğu Akdeniz'de yerleşimleri vardır. Özgün olarak, Ege ve Marmara'yı da kapsayan Doğu Akdeniz'e (güneşin yükseldiği yer anlamında) Lövant dendiğinden, buralara yerleşmiş batılı (katolik) hıristiyanlara da lövanten denmekteydi. Bizdekilerin ağırlıklısı,  orijin olarak İtalyan, Fransız, Maltalı (hatta tam yerini tespit edemediğim, Galata'nın Karaköy tarafında, Maltalıların yoğun olarak yaşadığı bir "Maltalılar sokağı" varmış) ve Lübnanlı katoliklerdir. Tabii esas aks, imtiyazların tanınmış olduğu, Fransa ve İtalyan kökenli şehir devletleridir.  Fransızların daha güçlü olarak burada konumlanmaları, Kanuni devrinde elde ettikleri kapütülasyonlardan sonradır. Bu Osmanlı siyasetinde, Venedik, Ceneviz ve Fransa'yı birbirlerine karşı kullanarak, Osmanlı devletine karşı manevra alanlarını daraltma düşüncesi vardır. Ama zaman içinde uygulamada tersi bir sonuç verecektir.

Gelgelelim, 18.yy'da yeni uluslararası ticaret yollarının kullanımının, yeni gemi yapım teknolojilerinin de devreye girmesiyle,  yaygınlaşması, Venedik, Cenova gibi, Akdeniz üzerinden gerçekleştirilen denizaşırı ticarette önemli bir yer tutan şehir devletlerin, Fransız ve İngiliz ve biraz daha sonra Avusturya ve Rusya rekabeti karşısında eski önemlerini yitirmeye başladıkları görülür. Bu durum özellikle Osmanlı'yı yakından ilgilendiren Doğu Akdeniz'de Fransa'nın öne çıkmasına neden olmuştur. Özellikle 18.yy sonlarından itibaren Osmanlı Akdenizi'nde artan Fransız etkinliğinin, Galata ve Beyoğlu'ndaki hayat üzerinde de anlamlı etkilerinin olduğu vak'adır. Tabii denizaşırı ticaretteki bu gelişmeler, esas olarak, tarımsal bir ham madde tedarikçisi olan Osmanlı ekonomisinin yapısında değişimler meydana getirmiştir. 16.yy'dan beri değişim süreci içerisine girmiş toprak düzeni, tarımdaki üretim ilişkileri 18.yy'da tarımsal yapıda tam bir krize ve çözülmeye yol açmıştır. Zaten ta başından beri belli bir ekonomik ve siyasal güce sahip yerel ailelerin tarımsal fazla üzerindeki kontrolleri ve dolayısıyla siyasal güçleri de artmıştır. Avrupa'nın bir kaç yüz yıl önce yaşadığı gelişmeler, yani feodal yapının çözülmesi, Osmanlı'da 18yy'da bariz hale gelmiştir. Bürokrasi de zaten çok erken zamanlardan itibaren bir ağırlığı olan güçlü aileler tarafından el konulan topraklar, topraklarından sürülen ya da kaçmak zorunda kalarak büyük kentlere göç eden, proleterleşen, yarı-proleter (mevsimlik işçi) veya lumpenleşen  köylüler, artık toprağı bir mülk olarak gören ve onun rantıyla büyük kentlerde yaşayan aileler gerçeği, Beyoğlu ve Galata vak'asının tarihsel arka planını oluşturan iç dinamikler arasında zikredilmek gerekir. Osmanlı popüler tarihçiliği, hiç de Osmanl'ya özgü olmayan, Kapıkulu sistemi üzerinde yoğunlaşmayı tercih ederek bu alttan alta işleyen tarihsel sosyal süreci ihmal etmiştir.

Esasen Tanzimat uygulamaları, başka şeylerin yanı sıra Osmanlı feodal üretim ilişkilerindeki bu çözülme sürecinin hukuken meşrulaştırılmasına da hizmet etmiştir. Tanzimat, sadece Osmanlı'yı yeni şartlarla dünya ekonomik sistemine entegre etmek isteyen uluslararası güçlerin dayatması olarak değil, aynı zamanda, de facto bir konum elde etmiş yerel ekonomik-siyasal güç odaklarının tazyikiyle gerçekleşmiştir.

Lövanten ile Frenk'i birbirine karıştırmamak gerekir. Frenk, Osmanlı dilinde (Müslüman Arapların, Selçukluların  ve Osmanlı devletinin Avrupa'daki başlıca rakipleri olan  krallık, Franklar, dolayısıyla -Araplar "Efrenc"; Farsiler, "Fereng" diyorlardı) bütün katolik ve protestant Avrupalılara verilen ortak addır. Mesela Frenk diyarı denilirken genel olarak katolik ve protestant Avrupa kast edilmektir. Değerli sosyolog merhum Niyazi Berkes, bu "frenk" sıfatının dilimize Bizanslılar dolayısıyla grekçeden girmiş olduğunu belirtir. Grekçe aslı "frankoi" dir. Berkes, Rumların dilinde bu sıfatın aynı zamanda bir nefretin ifadesi olduğunu ilave eder. Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler adlı kitabında (Yön Yayınları 1965), 1870 yılında, Anadolu'da seyahat eden İngiliz Palgrave' in başından geçen bir hikayeyi aktarır. Buna göre, Anadolu'da bir Rum köyünü ziyaret eden, kendisi de Rumca bilen Palgrave, yanındaki Rum rehberine köyün ağasıyla sohbet etmek istediğini söyler. Rum rehber ağaya, "ağam bir Frenk köpeği geldi, sizinle görüşmek istiyor" diye seslenir. Palgrave, "bağımsızlıklarını elde etmeleri için o kadar yardım ettiğimiz bir milletin dilinde bizleri çağırmak için kullandıkları başka bir sıfat, ne yazık ki, yok" diyerek hayıflanır.

Osmanlı için buradaki  lövantenler de frenk kökenlidir. Frenktir. Osmanlı için bu nüfus Avrupalıdır. Avrupalı içinse, soyları eski zamanlarda Doğu'ya yerleşmiş köken olarak katolik hıristiyanlardır. Demek ki Osmanlı açısından Frenk; Avrupalı açısından, kökenleri Avrupalı olsa da, artık Doğulu katolik hıristiyanlardır. Lövantenlerse kendilerini  bu topraklarda "geçici" olarak bulunan Avrupalı ya da katolikler olarak görmekteydiler. Sonradan Türkiye'dekilere ve özellikle de İstanbul'da yaşayanlarına, lövantenle eş anlamlı olmak üzere, "tatlısu frengi" dendiği de olmuştur. Bu "tatlı su" tabiri de, Fransızların kentin içme suyu ihtiyacını temin eden ve Haliç'e akarak onu besleyen en önemli  kaynaklar olarak, Kağıthane ve Alibeyköy derelerine izafeten, özel olarak (kafalarındaki İstanbul imajıyla çakışan bir peyzaj olarak) Haliç civarına, genel olarak da, Osmanlı Istanbul'una gönderme yaparken kullandıkları bir sıfattı(L'eaux-Douce d'Europe).

İngiliz Elçiliğinin Tarlabaşı tarafında hemen altında özgün olarak 1512 tarihinde yapılmış Kamer Hatun Camisi
Bizim bugün azınlık dediğimiz ermeni, yahudi ve rum cemaatleriyse, "gayrimüslim" Osmanlılardır. Oysa, lövanten Osmanlı değildir. Hiç bir zaman kendisini Osmanlıya ait görmez. O İtalyandır, Fransızdır,Latin'dir  veya Avrupalıdır. Lövanten onun kendi kendisine seçtiği bir isim değildir. İçinden çıktığı kültürün ona taktığı addır. Türkiye'ye entegre olmayı düşünmez.Onun kendi ülkesi vardır. Ona entegredir. Lövanten Scognamillo, buradaki lövanten İtalyanların, İtalya'daki gelişmelere ne kadar duyarlı ve katılımcı tepkiler içinde olduklarını, orada faşizm yükselirken buradaki ailesinin ve başka İtalyanların davranışlarından hareketle anlatır.Oysa burada olup biteni bir yabancı gibi seyretmekle yetinirler.Örnekse, Osmanlı'da başlayan devrimci hareketlere, Rum,Yahudi,Ermeni Osmanlılar, şu ya bu derecede, katılmışlarken, lövanten katkısını göremeyiz.Geçerken, Pera ve Galata'dan söz eden Amerikalı yazar Francis-Marion Crawford(1854-1909), bu "Ceneviz şehri"nin hiç bir zaman Konstantiniye'nin bir parçası olmadığını, onumla kaynaşmadığını ifade eder.  

Lövanten belli bir kolonize mekan ve topluluk çerçevesi içinde yaşayan, yaşadığı yerin büyük toplumuna ve hayatına entegre olmamış, kendi içine kapalı, kökenlendikleri ülkelerin faaliyetleri dolayısıyla buradaki hayatlarını idame ettirebilen, yani hâlâ menşei oldukları ülkelerin ekonomisine entegre bir topluluktur. Yazılı anılardan öğreniyoruz. Yüzyıllarca burada, Galata ya da Beyoğlu'nda yaşamış ailelerin özellikle kadın mensupları Türkçe dahi öğrenme ihtiyacı duymamışlardır. Şimdi 80'li yaşlarında olan Scognamillo, annesinin biraz ( o da Cumhuriyet devrinin başlamasıyla) ama ailesi 18 yy'da buraya göç etmiş, büyükannesinin tek kelime Türkçe bilmediğini söyler. Hatta hayatında hiç Galata Köprüsü'nün karşı yakasına geçmemiş olduğunu da ilave eder. Bu elbette tek örnek değildir. Lövanten tanımını da uygundur.

Beyoğlu'nda lövantenlerle birlikte en  kalabalık kesimi teşkil eden Rumların önemli bir kısmı, Türkçe bilmeyen lövantenlerin yanlarında, tercüman işlevi de gören, elemanlar olarak istihdam edilmekteydi. Sonra bu işlevi 1850'li yıllardan itibaren  Ermeniler (özellikle de katolik olanları) ve biraz daha sonra Yahudiler de görmeye başlamışlardır. Bu temas kimi durumda ortaklıkları da doğurmuştur. Lövanten deyince, hepsinin zengin insanlar olduklarını düşünmemek lazım. Kuşkusuz, Galata ve Beyoğlu'nun ekonomik dinamizmi, bu topluluğun ve onların ekonomik hayatına çalışanları olarak ya da onların ihtiyaç duydukları bazı hizmetleri yerine getirerek entegre olmuş -bizim bugün azınlık dediğimiz- gayrimüslim topluluklardan kaynaklanmaktaydı. Ancak Beyoğlu'ndaki bu kesimlerin hepsi zengin insanlar değildi. Aralarında, işçi,hamal, memur,esnaf, zanaatkar, işsiz, serseri, kapıcı, fahişe tipler de vardı. Mesela, geride kalan lövantenlere baktığımızda ekonomik olarak gönençli olduklarını söyleyemeyeceğimiz çok örnek vardır.  Gelgelelim, Osmanlı devletinin tanıdığı imtiyazlar hepsi için geçerliydi. 

St.Benoit Kilisesi'nin daha önce buarada bulunan Cenevizlilerin San Fransisco Kilisesi'nden kalma olduğu iddia edilen Çan Kulesi. Mimari tarz bu iddiayı doğruluyor. 

Kemeraltı'ndan Yüksekkaldırım tarafına bakıyoruz. Arkada  Yüksekkaldırım'da bulunan Eşkenaz  Sinagogu (üzerinde Davud Yıldızı alemi var) hemen sağda altta St Benoit Kilisesi binaları
Lövantenin ekonomisi esas olarak deniz yoluyla, Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz boyunca yapılan  ticarete dayalıdır. Kapitalizmin tekelci evreye doğru girmesiyle, farklı bir kapitalist birikim modeli olarak finans sektörü özerk bir önem kazanmaya başlıyor. Osmanlı devletinin toprak ve tabii onunla birlikte gelir kayıpları, bunun üstesinden gelmek için başvurduğu modernleşme önlemlerinin finansmanı, ve elbette bir dünya savaşı boyutlarında olan, Kırım Savaşı' nın yol açtığı mali açıklar, parasalcılaşan Batı kapitalizminin iştahını kabartıyordu. Avrupa'da savaş sonrası başlayan büyük modernleşme atılımı, imar hareketleri Osmanlı devletini de etkiliyordu. Devletin sürekli borçlanma ihtiyacı, Galata ekonomisinde, finansal boyutun ticari boyutu domine etmesine yol açtı. Banka kredisi, hisse senedi ya da doğrudan faizle borç para alıp-vermeye, ve tabii bu arada, devlet ricaline rüşvete dayanan bir ekonomi. Bankalar, bankerlik kuruluşları, aracı komisyoncuların ve bu arada, esas olarak, yatırımcı avrupalıların, lövantenlerin, para ticaretinde aracılık ederek zenginleşen Osmanlı gayri müslimlerin yatırımlarını sigortalayan, sigorta kuruluşları birbirini ardına açılıyor. İşte Beyoğlu'ndaki prestij tüketimini, şaşaayı finanse eden Galata'nın bu finansa dayalı ekonomisiydi.Yani Beyoğlu hayatı, Galata ekonomisi üzerinde yükseliyordu. Bizatihi bu ekonomi de "belle époque" ("cicim devri") Avrupasının ekonomisiyle bütünleşmişti. 

Tabii bu ekonomiye esas olarak rüşvetlerden ya da (kibarca) "komisyonlar"dan nemalanan Osmanlı sarayı ve ricali de entegre idi. Bir örnek verelim. 2.Abdülhamid'in baş mabeyincisi Sarıca nam, Ragıp Paşa Cadde-i Kebir üzerinde karşı karşıya üç adet devasa pasaj yaptırıyor. Rumeli Pasajı, Anadolu Pasajı ve hemen arkasındaki Afrika Pasajı. Ona göre bunlar, Osmanlı'nın dünyanın üç ayrı kıtasındaki egemenliğini ve ihtişamını sembolize ediyorlardı. Doğrusu, Osmanlı'nın bırakınız üç kıtadaki ihtişamını, kendi başkentindeki sefaletini temsil ediyorlardı. İhtişam olsa olsa, Ragıp Paşa adına söz konusu olabilirdi. Bu arada bu paşanın, Caddebostan'daki o denize nazır, kuleli köşkü de yılda bir kaç ay oturmak için 40 bin altına yaptırmış olduğunu belirtelim. Mimarı, Sirkeci Tren Garı'nın da mimarı olan Jasmund'dur. Yapım yılı 1905 veya 1906. Hatta o mahallin adı, konaktan önce, Cadı Bostanı iken, Paşanın evine ulaşımı kolaylaştırmak için belediyenin oradan geçirmiş olduğu cadde dolayısıyla, ve Paşa'nın ricası üzerine, Cadde Bostanı olarak değiştirilmiştir. Bu köşkü yaptıranın Cemil Topuzlu ve mimarının da Vallaury olduğu (bazı kaynaklarda D'Aronco adı da zikredilir) savı doğru değildir. C.Topuzlu'nun Vallaury'e yaptırdığı köşk Çiftehavuzlar' dadır. Sarıca nam Ragıp Paşa konağının hakim mimari tarzının neo-gotik olduğu söylenebilir. Herhalde Paşa bu mülkleri bir ara, İslam halifesi padişahın gözde genel sekreteri olarak Tekirdağ'da açmış olduğu rakı fabrikasından gelen paralarla yapmamıştır.

Bu imtiyazlar bir tür tecrit hayatını konsolide eden olanaklar temin ediyordu. Dinsel kurumların, özel okulların, özel hukuki kurumların, sağlık kuruluşlarının kurulması, Evliya Çelebi'nin isabetli tabiriyle, "Galata kavmi"nin Beyoğlu'ndaki bu kendi kendisini tecrit halini güçlendiriyordu. İmtiyazlar sayesinde, kendilerine ait postane, okul, ibadethane, karakol, hapishane, mahkeme gibi kurumlara sahip olabilen, yasal dokunulmazlık, ekonomik muafiyetler gibi olanaklarla donatılmış bu insanlara yerli nüfusla paylaşacakları hiç bir şey bırakmıyordu. Yerli müslüman nufüs aslında sadece eski İstanbul'da yaşamıyordu. Galata ve Beyoğlu yamaçlarının alt kısımlarında ta Osmanlı devrinin başlarından itibaren önemli bir müslüman nüfus var olagelmiştir. Bu mekansal yakınlık, sosyal yakınlık anlamına gelmeyebiliyor   tabii.

Öte yandan tahmin edilebileceği gibi, bu dinamik ekonomi ve burjuva ve lüks tüketim eğilimleriyle kendisini dışa vuran şaşaalı yaşam, civar memleketlerde az bir kısmı girişimci ama çoğunluğu yeni bir umuda yolculuk yapmak isteyen insanlar için burasını cazip bir yer haline getiriyordu. Kendi memleketlerinde bulamayacakları yasal olanaklara kavuşacaklardı. Bir anıdan aktaralım, İstanbul'da suç işleyen bir lövanten ya da frenk uyruğu, kendisini yakalamak isteyen polislerle karşılaşınca, kendi toprağında olduğunun bir ifadesi olarak pasaportunu yere atıp üzerine basarmış. Böylece polis bir şey yapamadan gidermiş.

İki örnek olayı aktararak,  bu imtiyaz ve dokunulmazlık sorununun pratikteki işleyişini somutlaştıralım.Bir Osmanlı kenti olan Manastır'da, 1903 yılında, yürüyüş yaparken, bir Osmanlı jandarma karakolu önünden geçen Rus konsolosluk görevlisi Rostkowsky kendisine selam vermeyen nöbetçi jandarma erine önce hakaretler etmiş, sonrada nöbetçi erin üzerine çullanmış, vurmaya başlamıştır. Onun bir sokak serserisi olabileceğini düşünen er uyarılarına rağmen saldırganı caydıramayınca, ateş etme ihtiyacı duymuş; neticede, elçilik çalışanı hayatını kaybetmiştir. Bunun üzerine erin Osmanlı yasalarına göre yargılanmasına karşı çıkan Rusya, erin idamını ve hayatını kaybeden konsolosun ailesine de yüklü bir tazminat verilmesinde ısrarcı olmuştur. "Kızıl Sultan" Abdülhamid, bu baskıya boyun eğmiş, Rusya'nın isteklerini harfiyen yerine getirmiştir.

İkinci olay, yine söz konusu Türkler olunca, öküz altında buzağı arayan, pire için yorgan yakan "Kızıl Sultan" a 21 Temmuz 1905'te bir Cuma Selamlığı töreni sırasında, Yıldız Camisi çıkışında, Jorris adlı bir Belçikalının hazırladığı başarısız bombalı suikastır. 2.Abdülhamid etrafındakilerle sohbeti uzatınca patlamadan kurtulur. Ancak 26 kişi hayatını kaybeder. Bu olayın arkasında Ermeni tedhişçilerin olduğu biliniyor.  Osmanlı devleti, bir yargılama, soruşturma yaptı ama mahkeme kararını uygulamaya gücü yoktu. Baskılar sonucunda adamı Avrupa'ya göndermek zorunda kaldı. Belçika'ya giden suikastçı kısa bir süre göstermelik bir hapis yattıktan sonra, affa uğramıştır. Bu olay dolayısıyla, Sultan'ın Türk uyruğundan olan "malum şüpheliler" arasında, olayla hiç ilişkileri olmamasına rağmen uzun süre işkence görmüş kimseler vardır.

Bu arada, burada bulunan gayrimüslim Osmanlıların da bu imtiyazlardan pek çok zaman elçilikleri devreye sokarak istifade ettiklerini biliyoruz. Esasen emperyalist böl-yönet politikası gereği, şimdi olduğu gibi, o zaman da, "demokrasi, insan hakları" talepleriyle, Osmanlı topraklarında yaşayan devletsiz Ermenilere devlet kurdurmak gayesiyle, onların hamiliğine soyunan "büyük devletler" ve Çarlık Rusyası , 93 Harbi'nden (1877-8) sonra Ruslarla yapılan Ayastefanos Antlaşması (1878) ve sonra diğer büyük Avrupa devletlerinin katılımıyla Berlin Antlaşmasıyla , zayıf, emperyalist dünya sisteminin bağımlı bileşeni, fiilen ömrünü tamamlamış Osmanlı hanedanlığına, Ermeniler üzerindeki bu koruyuculuklarını kabul ettiriyorlardı. Vilayet-i Sitte denilen altı vilayette (yani bugünkü Erzurum, Kars, Ağrı, Van, Elazığ, Bitlis, Diyarbakır, Sivas ve havalisi) Ermenilerin yaşam koşullarını iyileştirmeyi ve haklarını genişletmeyi kabul ediyordu. ( Ayastefanos, madde 16; Berlin, madde 61).

İlk Ermeni hareketleri ve tedhiş eylemleri bundan sonra başlatılmıştır. 1890'da, 1. Siirt Sason Ayaklanması (2. Sason Ayaklanması 1904'de), İstanbul'da onlarca insanın hayatına mal olan, üç gün sürmüş, İstanbul halkının "Ermeni Patırtısı" diye andığı, eylemleri ( Patrik İzmirliyan himayesinde, Kumkapı Patrikhanesi önünde toplanarak, 6 vilayetin özerkliği adına Babıali'ye doğru, ellerinde silahlar da olduğu halde, yürüyüşe geçen Ermenilerle güvenlik güçleri ve müslüman halk arasında çıkan ve özellikle İran Konsolosluğu civarında yoğunlaşmış eylemler) ve bir yıl sonra, 1896 yılında, bir grup Ermeninin Karo Pastırmacıyan önderliğinde Osmanlı Merkez Bankası'nı basarak işgal etmeleri olayı. Bu sonuncusu  tarihimizdeki ilk Ermeni tedhiş hareketidir.  İşgal esnasında güvenlik güçlerinin müdahalesiyle çıkan çatışmada 8-10 kişi hayatını kaybeder. Bankanın İngiliz müdürü Rus Safereti'ni devreye sokar. Rusların arabuluculuğuyla Sultan, işgale son verme karşılığında işgalcilerin ülkeyi terk etmelerini kabul eder. İşgalciler önce Banka müdürünün yatıyla Osmanlı karasularından çıkarlar. Sonra da bir Fransız gemisi onları yattan alarak Marsilya Limanı'na salimen getirir. Bu Pastırmacıyan, 2.Meşrutiyet parlamentosunda Erzurum milletvekili olur. Sonra kanlı Van Ermeni ayaklanmasına katılır. 1923'te kaçtığı Ermenistan'nın ABD büyükelçisi olur. Yukarıda değindik, 1905'de Sultan Hamid'e suikast olayı var. Ermenilerin planı, önce Osmanlı devletini ya da Türk müslüman uyrukları Ermenilere karşı katliamlar yapmaya teşvik etmek, sonra da, bu katliamları gerekçe göstererek Batılı devletler ve Rusya'nın müdahale  etmesini sağlamaktı. Bu bahsi bitirmeden önce Anna Grosser Rilke hanıma kulak verelim. Meşrutiyetin hemen öncesinden sesleniyor : "Ermenilerin ardı arkası kesilmeyen saldırıları genelde çok sakin olan Türklerin sabrını taşırmıştı. Vefakar ve sadık Türklerin ulusal duygularını son derece kabartan sağlam nedenler olmalıydı" (a.g.e : s.242). Elbette bu duygusal kabarmalar içinde kendini ifade, kabul edilemez sonuçlar doğurabiliyordu. Çözüm de değildi.

Türkiye ne zaman demokratik kazanımları, demokrasisini geliştirmek için kendi programını değil, Batılı devletlerin yol haritalarını benimsemişse, parçalanma kalkışmalarına maruz kalmıştır. Bugün olduğu gibi dün de, halkların vahşice sömürülmesi adına fütursuzca emperyalist, kolonyalist siyasetlerini ideolojik "demokrasi ve insan hakları" kisvesi altında gizlemişlerdi. Onlar için ne Ermenilerin, ne Türklerin, ne Kürtlerin, ne de demokrasinin, insan haklarının  önemi var. Onlar sadece kendi aç gözlü kapitalist çıkarlarını düşünürler. Bir kapitalizm savunucusu insan haklarından söz ederken, kaçınılmaz olarak, manipülasyon anlamında, ideolojiktir. Avrupa'nın, ABD'nin  "yol haritası"yla hangi Batılı olmayan ülke, demokratik bakımdan gelişme kaydetmiş? Tersine, bu haritaların dayatılmasını kabul etmiş olanlar, bugün tanık olduğumuz gibi, var olan demokratik kırıntıları bile yitirmişlerdir.  Hatta parçalanmaya maruz kalmışlar. Bu ülkeler için demokratik kazanımlar, emperyalist Batı'ya rağmen, onunla çatışmaya girerek elde edilebilir.

Nitekim bizim ilk en ileri demokratik atılımımız olan  Cumhuriyet böyle bir çatışmadan sonra ortaya çıkmıştır. Bu demokratik atılımın arkasının getirilememiş olmasının başta gelen nedeni, Cumhuriyet devletinin tekrar Tanzimatçı, yani emperyalizm karşısında teslimiyetçi siyasal çizgiyi benimsemiş olmasıdır. Son olarak, AB yol haritası kabul edildikten sonra bugün geldiğimiz noktada, kısıtlı olarak mevcut olan ekonomik, demokratik kazanımların dahi ortadan kaldırılması, ülkenin parçalanması somut bir tehlike haline gelmiştir. Emperyalist Batı karşısındaki bu haince ve sefil hal, Osmanlı'dan Cumhuriyet'te ve bugün de değişmemiştir. Yani bu manada Hamid devri ve öncesi, iddia edildiği gibi, gerçekten aşılmamıştır.  Türkiye'nin sorunu, Meşrutiyet'te de, Cumhuriyet'te de bir türlü Tanzimat devrinden çıkamamış olmasıdır. Bir sosyal devrim örgütlemeden halkla buluşamıyorsunuz. Halk içinde örgütlenemiyorsunuz. Böyle bir kaygunuz bile olmuyor. Türkiye aydını, marksist-leninist olmayan "solcu", ve her çizgiden sağcı ve İslamcı aydınıyla Tanzimatçı kafasından kurtulamamıştır.

Örnekse, tarihimizdeki en önemli devrimci hareketlerden birisi olan Genç Türkler'in ittihatçılığına bakalım.  Lider düzeyindeki figürlerin bile ne istedikleri, ne yapmaya çalıştıkları konusunda net, tutarlı görüşleri yok. Ortak noktaları, baskıcı padişahı alaşağı etmek. Tabii yerine başka bir padişahı getirerek. Sonra? Önce osmanlıcı bir çizgileri var. Yenilgiler arka arkaya gelince, Türkçü bir milliyetçiliği benimsiyorlar. Kendi aralarında "meşrutiyetin ilanı"ndan sonrasıyla ilgili olarak üzerinde uzlaşmış oldukları bir rota yok. Göç ya da kervan  yolda düzülüyor yani. Bırakınız halk sınıfları içinde örgütlenmiş olmayı, muhalif aydınlar arasında bile bir örgütsel ağları hatta iletişimleri yok. Mesela, Halide Edib ve o zaman ki kocası gibi iki muhalif için bile Meşrutiyet ilanı sürpriz oluyor. Burgazadası'nda bulunan yazlık konutlarında, sokaktaki insanlardan öğreniyorlar. Sonradan ittihatçı ajitatör ve propagandistler devreye girip İstanbul'da, Anadolu'da sokak nutukları çekmeye başlayınca halkın ilgisi çekilebiliyor. Sadece sokaktaki cahil halk kesimleri değil, okumuş yazmış olanların da meşrutiyetin ne olduğu hakkında pek bilgilerinin olmadığını yazılı anılardan okuyoruz. Bu bahsi kapatmadan önce, o devirde geçmiş, eğlenceli bir olayı aktarayım.

İttihatçı "feylesof" Rıza Tevfik, İstanbul'u semt semt dolaşarak sokaklarda sesi kısılıncaya kadar halka Meşrutiyet'i öven nutuklar çekiyor. Aklımda kaldığı kadarıyla, Eminönü civarında kalabalık bir Kürt hamal grubuna da nutuk atmaya başlıyor. Hamallar dinlerlerken,  birden "bey nedir bu meşrutiyet, neye benzer, hele bize onu bir anlat" diyerek lafını keserler. Ezberi bozulan Rıza Tevfik biraz duraladıktan sonra, "şimdi bu meşrutiyet öyle bir şeydir ki, onu bilmeyen eşektir" der. Hamal kalabalığı da bir ağızdan "haklısın bey biz eşeğiz " diye bağırırlar. Bunun üzerine RızaTevfik, "sadece sizler değil, sizin babalarınız da onun ne olduğunu bilmezdi. Öyleyse şimdi de, "biz eşşoğlu eşeğiz diye bağırın bakalım" deyince, kalabalık hep birlikte "evet biz eşşoğlu eşeğiz" diye bağırır. Aslında bir çok okumuş yazmış aydının durumu da hamallarınkinden ve tabii "feylesof" unkinden  farklı değildir.

Bu tanzimatçı kafanın karakteristiği şu ya da bu form altında, somut olarak,  emperyalist boyunduruğu red etmiyor olmasıdır.Tanzimat, kolonyalist, emperyalist Batı siyaseti kontrolünde ve onların isterleri doğrultusunda kapitalist modernleşme ve "demokratikleşme" programıdır.Ancak izlediği metot itibariyle bu hedefe öncelikli olarak kültürel reformlarla ulaşmaya çalışır.

Cumhuriyetin kurucuları da emperyalizm ve kapitalizm arasındaki içsel bağlantıyı, daha doğrusu emperyalizmin, kapitalizmin kendi dinamikleriyle ulaştığı belli bir evresi olduğunu görmek istememişlerdi. Emperyalizmi sadece bir "dış siyaset" sorunu olarak görmek eğiliminde olmuşlardı.Kapitalizme karşı çıkmadan, kapitalist-emperyalist büyük devletlerin hegemonyacı politikalarına (savaşın da bir politika tarzı olduğu malum) karşı çıkmak tutarlı bir siyaset değil. Bu cümleden, ancak devrimci sosyalistler tutarlı anti-emperyalistlerdir.

Geçerken şunu da ilave edeyim, 2.Abdülhamid devri, iddia edildiği gibi, Tanzimat'ın sonu değildir. Tersine, bazı bakımlardan  zirvesidir.  Tanzimat'tan beklenen siyasal demokratik açılımların rafa kaldırılmış olduğu, ancak sosyal ve maddi-teknolojik modernleşme projesinin kararlılıkla sürdürülmüş olduğu bir dönemdir (Osmanlı'nın en önemli rakibi, düşmanı ve genel olarak bürokrasi kontrolündeki yenileşme hareketlerinin uyarıcısı olan Rus istibdatının yanı başında Hamid'den siyasal reformlar, ileri demokratik açılımlar beklemek gerçekçi değildi. Rusya bir mazeretti. Zaten büyük Batılı devletler buna izin vermezlerdi. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti'nin SSCB gerekçesiyle demokratikleşmesinin emperyalist güçler ve içerideki  işbirlikçi egemen sınıflar  tarafından engellenmiş olması gibi. Bununla birlikte Hamid devrinde, siyasal demokrasiyi kapsamına almamış olsa da, demokratikleşme gayesine katkı yapacak önlemlerin alınmamış olduğunu da iddia edemeyiz. Örnekse, açılan ilk kız okulları ).

Sultan 2.Hamid'in Tanzimat'a müdahalesi, bürokratların kontrolünde uygulanan programı kendi denetiminde uygulanabilir hale getirmiş olmasıdır. Bir de, Tanzimat bürokrasisi söylemi içinde dini ihmal etmişti. Hamid devrinde iflas etmiş devlet, dini yeniden keşfetmiştir. Söylemi için de ona ayrıcalıklı bir yer vermiş, "halife padişah" teması öncelenmemiş ölçüde parlatılmıştır. Başka bir ifadeyle, 1980'lerden beri yaşamakta olduğumuz iflas devrinde de görüldüğü gibi, ahaliyi yeniden müslümanlaştırarak meşruiyet tazeleme ihtiyacı duyulmuştur. Bu sayededir ki, nasıl bugün en vahşi ve en teslimiyetçi neo-liberal politikalar dincileştirme ya da yeniden müslümanlaştırma  faaliyetiyle meşrulaştırılmaktaysa, dün de, ekonomik iflas, teslimiyet ve modernizasyon girişimleri  aynı şekilde meşrulaştırılmak isteniyordu.

Hamid'e gelinceye kadar Tanzimat, zaten dört alanda, siyasal demokrasi, kadın hakları, laiklik  ve kölece ilişkilerin tasfiye edilerek,  sözleşmeye dayalı burjuva toplumlarına özgü çalışma koşullarının gerçekleştirilmesi yönünde anlamlı adımlar atmamıştır. Bu alanlarda görülen nispi iyileşmeler genel modernleşmeci faaliyetlerin yan sonuçları olarak görülmek gerekir. Böyle kapsamlı bir demokratikleşme cumhuriyete  kadar gerçekleşmeyecektir. Şimdi Hamid devri modernleşmesine çok kısaca bakalım.

Modern okullar, modern sağlık hizmetleri (mesela Louis Pasteur'ün Fransa'daki başarılarından çok etkileniyor. Ona "azizim mösyö Pasteur" diye başlayan mektuplar yazıp, ısrarla Türkiye'ye davet ediyor. Burada bir kuduz hastanesi kurmasını istiyor. Özel elçisiyle ona madalya ve on bin altın gönderiyor. Pasteur gelemiyor ama, en yakın adamlarından birini buraya gönderip, ilk kuduz hastanesini kurduruyor. Sağlık hizmetlerinde hijenik metotların uygulanmasıyla ilgili önlemler aldırıyor. Yine, ilk çocuk hastanesini, küçük yaşta bir kibrit oyunu sırasında elbiseleri tutuşup diri diri yanan en küçük kızı Ulviye'nin hatırasına, Şişli'deki Etfal hastanesini açıyor. Burada bir çok ünlü yabancı doktor ve yabancı hemşireler istihdam ediliyor) bir çok başka sosyal hizmet alanındaki modern kurumlar onun zamanında ortaya çıkıyor. Tren dahil ulaşım ağları, posta hizmetleri, sonradan paslanmaya terk edilen modern savaş gemileri ve modern bir donanma kuvveti onun zamanında ortaya çıkıyor. Devletin idari modernizasyonu adına önemli yenilikler yapılıyor.

2. Hamid, Atatürk de dahil, en modernist siyaset adamıdır.  Neden? Çünkü Hamid eğilimleri ve zevkleriyle gerçekten moderndir. Biraz daha somutlaştıralım. Sultan Hamid'in ölümüne kadar geceleri yatmadan önce Batılı yazarlardan özel olarak seçtiği ve çevirttiği polisiye romanları okuttuğu, bu türe tutku derecesinde düşkün olduğu bilinmektedir. Bu çevirileri içeren zengin bir külliyat halen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Yıldız Sarayı Kitaplığı  kısmında olsa gerektir. İstanbul'un Hamid devrinde "paşa" rütbesi verilmiş olan kabadayısı Fehim Paşa'nın (Hürriyet'ten sonra kaçmış olduğu Bursa'da halk tarafından sokakta linç edilerek öldürüldü) da babası olan Esvapçı İsmet nam padişahın has adamı her gece, çoğu kez sabaha kadar, bu polisiye çevirileri bir paravanın arkasından sultana okurmuş. Bu çeviriler arasında Sherlock Holmes hikayelerinin özel bir yeri olduğu söylenir.Polisiye edebiyatın modern yazının en simgesel türü olduğu malumdur.

Hazır polisiyeden bahis açılmışken, bu yazın türü Avrupa'da, Napolyon savaşları sonrasında yükselen gerici Kutsal İttifak (Prusya, Avusturya, Rusya ve sonradan Bourbon hanedanının geri döndüğü Fransa) zamanında ortaya çıkıyor. Bu dönem, Fransız Devrimi etkisindeki bütün ilerici hareketlerin bastırıldığı, modern polis devletlerinin ortaya çıktığı bir dönem. Her yerde polis ve hafiye teşkilatları var. Düzen karşıtları,devrimciler takibat altında. Bir başka ifadeyle, polis devletinin mucidi diyebileceğimiz, Avusturyalı Metternich'in devrindeyiz. İlginçtir, Osmanlı'da, gecikmiş bir Metternich devri olarak görülebilecek Hamid devrinde, şahsen sultanın polisiye merakı var. Ama Osmanlı'dan çıkan bir polisiye edebiyatı yok.

Yine mesela, onun müzik zevkinin omurgasını klasik Batı müziğinin oluşturduğu bilinir. Müzik zevkinin, bir insanın  modernliği hakkında karar verebileceğimiz en önemli göstergelerin başında geldiğini kabul etmek gerekiyor. Hamid de babası gibi, sarayda geleneksel müzik icralarına hemen hemen hiç yer vermez. Klasik Batı musikisinin yanı sıra onun "belle epoque" operetlerini, teatral ve danslı şarkılarını, kankanları tercih ettiğini biliyoruz. Biricik ve şımarık oğlu Burhaneddin Efendi'nin (yaptığı bir çok evlilikle ünlenen bu zat, sonradan son eşiyle birlikte ABD'ye yerleşmiştir) ileri derecede bir klasik müzik piyanisti olduğunu Said N. Duhani anılarında belirtiyor.Yine anılarında bayan Rilke Grasser, davet üzerine, hem Sultan Hamid hem de oğluna sarayda özel konserler vermiş olduğunu anlatır. Zaten oğlunun da bir süre piyano hocası olmuştur. 2.Abdülhamid, sarayı hümayunda bando ya da mızıka orkestraları kurdurmakta babasının da önüne geçmiş, her ordu   grubunun kendi bandosuna sahip olmasını sağlamış, bu orkestralar için Batı'dan ünlü şefleri yüksek maaşlarla görevlendirmiştir. Babası gibi, opera ve tiyatro binaları yapımını desteklemiştir. Bilindiği gibi babası Abdülmecid (aynı zamanda çok yetenekli bir ressamdır), Dolmabahçesi Camisi'nin önünde bulunan alana, Versay Sarayı'ndakinden daha ihtişamlı olduğu söylenen bir Opera-Tiyatro binası inşa ettirmişti (Bu binanın içi 1859'da yanıyor. Bina da 1934'de cadde genişletme projesi kapsamında yıktırılıyor). Hamid, kurdurduğu orkestraların etkinliklerini yakından takip ediyor. İcra etmeleri için müzik parçaları veriyor. Besteler ısmarlıyordu. Klasik müziği halka götürmek gayesiyle olsa gerek, bu bandolara konserler verdirtiyor. Cuma Selamlığı törenlerini bu orkestraların çaldıkları klasik müzik parçaları eşliğinde gerçekleştiriyordu.

Klasik müzik alanında Tanzimat'ın bu baba ve oğul iki sultanının çabalarını sürdüren, Nazi dehşetinden kaçan Batılı müzik adamlarının da katkısıyla, daha ilerilere götüren Atatürk, kişisel olarak, Batı müziğinden pek haz etmeyen; esas zevki, klasik Türk müziği ve Rumeli türküleri  olan bir kişidir. Atatürk, Klasik Batı Müzik'ini, muhtemelen anladığı için değil (çünkü anlayabilmek için kulağın eğitilmiş olması gerekir), kafasındaki modern Batı resminin temel bir bileşeni olduğu için dinliyor, teşvik ediyordu. Bugün de ülkemizde klasik müzik severler arasında benzer nedenle, bu müziğe eğilim gösteren insan sayısı çoktur. Bunu yadırgamamak gerekiyor. Söz konusu müzik Batı dünyasının, ruhunun  sanatsal dışa vurumudur. Bize dışarıdan gelmektedir. Bizim kendi dünyamızda, ruhumuzda yaratmış olduğumuz bir olgu değildir. Ve benimsenmek istenen bütün dışsal kültür öğeleriyle ilk temas bu şekilde kurulur. Taklit, özenme hakikiliği önceler. Hakiki olmak bir öğrenme süreciyle mümkün olabilir. Bu süreç sadece bize özgü değildir. Uygarlık değiştiren ya da yeni bir uygarlık dairesine giren bütün topluluklarda yaşanır. Mesela, Batılı olmayan bir uygarlık olarak Rusların,  Batı uygarlık dairesine girdikleri 18yy'da, bu tür toplumsal geçiş özelliklerini orada da görebiliyoruz. Bu geçiş süreci kaçınılmaz olarak belli bir pragmatizmi öne çıkartıyor. Bu koşullarda, sosyolojik olarak, Batı'daki örneklerinde gördüğümüz şekilde, bireysel düzeyde, kuramsal-pratik, ilkesel, ahlaki kaygularla donanmış bir "bildung" sürecinden çok salt pragmatik davranış modelinin devreye girdiğini görüyoruz.

Buna göre, herhalde Sultan 2.Hamid'in babası, amcası, Batılılaşmanın,  daha çok özenme ve taklitle karakterize edilen evresi içindeydiler. Ancak 2.Hamid'in daha donanımlı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Oğlu Burhanettin'in de iyi  denebilecek derecede   klasik piyano virtüozu  olduğunu biliyoruz. Özcesi bu iki paradoksal modern figüre baktığımız zaman,  aralarında, kişisel yaşam tarzı ve zevkler anlamında,  modernliği içselleştirmiş olmak bakımından, birincisi lehine, bir fark olduğunu düşünüyorum.  

Bununla birlikte Atatürk, siyasal rolü itibarıyla, Batılılığın öğrenilerek içselleştirilmesi adına, 2.Hamid'e nazaran çok daha demokratik ve geniş olanaklar temin etmiştir. Daha programatik ve tartışmasız çok daha demokratiktir. Modernleşme, demokratikleşme olmadan tahayyül edilemez. Demokrasi demiyorum. Demokratikleşme çok daha geniş bir kavram. Mesela, kadın erkek arasındaki segregasyonun toplumsal hayatın bütün düzeylerinde ortadan kaldırılması, dinsel ve dinsel olmayanın birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılması, dinin kamusal faaliyetler bakımdan referans işlevinin olmaması, yurttaşlık hakları, kadın hakları  demokratikleşmeye tekabül eder. Oysa, demokrasi, demokratikleşmenin siyasal alandaki tezahürüdür.

Her zaman Atatürk'ün olumlu ve olumsuz yanlarıyla 2.Hamid'in tarzından çok etkilenmiş olduğunu düşünmüşümdür. Aralarındaki en anlamlı farklardan bir diğeri, siyasal olarak, Atatürk'ün yaratmaya çalıştığı ulusun çıkarları adına savaşmayı bile göze alması, buna mukabil Hamid'in, tahtını korumak için her mihneti kabul etmesidir. Atatürk'te, tanım itibarıyla demokratik,  yurttaş kavramı var; Sultan Hamid'de, tanım itibarıyla despotik,  tebaa kavramı. Hamid düşüşteki geleneksel sınıfların, Atatürk yükselen burjuvazinin temsilcisidir. Çok anlamlı bir fark!

Yukarıda işlenen toplumsal suçlardan söz ettik. Suç deyince, giderek artan nüfus, genellikle denizcilik ve liman hizmetleri sektöründe  faaliyet gösteren maceracı tiplerin, lumpenleşen proleterlerin  bu nüfus içinde artan ağırlığı adli vakaların artmasına yol açıyordu. Şimdi bir an için Beyoğlu'nu yukarıda bırakıp, Galata'ya, rıhtım ve Kule civarını gözümüzde canlandıralım. Kalyon ya da gemilerin doluştuğu liman, tersaneler, kayıkhaneler, çek çek yerleri ve konaklama yapılan deniz kenarı barakaları, meyhaneler, oteller, pansiyonlar, randevuevleri, kafeteryalar, bakallar, antrepolar vs. İlaveten bir çok farklı ülkeden gelmiş erkek, kadın insanlar. Hepsi dar denilebilecek bir alanda sıkışık halde yaşıyorlar. Tek tek ellerde toplanmış zenginlik ve tabii kaçınılmaz olarak sefalet iç içe. Galata'da görülen en önemli bulaşıcı hastalığın frengi olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Cumhuriyet, ulusalcı önlemleriyle, önce bu lövanten hayat tarzının ekonomik temellerini yıktı. Lövantenlerin çoğu gittiler. Kalanlar da iyice içlerine kapanma ihtiyacı duydular. Bir kısmı, özellikle yeni bir macera için kendilerini yaşlı bulanları,  tek kelime Türkçe bilmeksizin bir Beyoğlu apartıman katında hayatlarını tamamladılar. Belki çoğu da  sefalet içinde. Balondan ibaret ekonomi, balonlar patlayınca hep böyle olmaz mı?

Bu millici önlemlerden, aslında hayatları sadece Beyoğlu ve Galata'dan ibaret olmayan, kentin müslüman nüfusun ağırlıklı olduğu mahalleri de dahil, bir çok farklı yerinde yaşamını sürdüren, bu kente ait gayrimüslim nüfusun hayatını da olumsuz olarak etkiledi. Hatta alt üst etti. Lövanten ve Frenk ekonomisiyle işbirliği, milli hükümetin bu cemaatleri de onlarla aynı kefeye koymasını kaçınılmaz hale getirmişti. Özellikle Galata, Beyoğlu, Taksim civarında yaşayan yahudiler dışındaki gayrimüslim nüfusun, özellikle de Rumların işgal yıllarındaki davranışları müslüman halkı çok rencide etmişti. Bununla ilgili olarak okunmasını salık vereceğim şu an aklıma gelen iki yapıt, Halide Edip hanımın anılarının 2.kitabı (Türk'ün Ateşle İmtihanı) ve Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler romanıdır. Cumhuriyet devrinde, İttihatçıların başlattıkları sermayeyi Türkleştirme hamlesi, önce mübadeleyle, sonra Varlık Vergisi, 6-7 Eylül tertibiyle ve 1964'de Yunan uyrukluların oturma izinlerinin iptal edilmesi gibi önlemlerle daha ileri aşamalara vardırıldı.

Dolmabahçe Sarayı ve camisinin sağında Opera Binası (cadde geçirilince 1934'te yıktırılıyor)
Tünel'den Yüksekaldırım'a varmadan önce soldaki sokak Lüleci  Hendek Sokak. O sokağa girip bir sol daha  yapınca Tatar Beyi sokağa ulaşıyoruz. Bu sokağın devamında solda  kaptan Makrizade Hüseyin Çelebi'nin banisi olduğu 1709 tarihli bir camii görüyoruz. Hemen karşısında da muhtemelen 1890'larda yapılmış bir apartman var. Galata ve Beyoğlu civarında yerleşik müslüman nüfus arasında denizci ailelerin önemli bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Bu arada "makri" bir rum ismi olsa gerektir. 

Lövantenlere dönecek olursak, geride kalanlardan ancak çok az bir kısmı yeni hayata entegre olabildiler. Gelgelelim Cumhuriyet devri de, izlediği ekonomik politikayla bu "dış" denebilecek koloniler yerine, kendi "iç" kolonilerini yaratmaya başlamıştı. Emperyalist-kapitalizme entegre ekonominin işleyiş mantığı bu kolonilerin oluşmasını kaçınılmaz kılıyor tabii.

Donizettilerin apartımanı
Lövanten Beyoğlu'nda en çok gördüğümüz işyerleri, lüks alış veriş yerleriyle birlikte, birahaneler, cafe-pastane-lokanta işlevini çoğu zaman birlikte yürüten işletmeler ve bir de kitapçılardır. Birahane, kafetarya gibi yerlerin fazlalılığı, burada orta gelir grubuna dahil insan nüfusunun yoğunluğu hakkında bilgi veriyor. Hatta kitapçı-gazeteci dükkanlarıyla ilgili olarak da aynısı söylenebilir. Gerçekten bir cadde için çok sayıda denebilecek kadar kitapçı dükkanı var. Bir kere bu dükkanlar, buradaki kavmin kendi ülkeleriyle temaslarının sürmesini temin etmek gibi bir işlev görüyorlardı. Bu kitapçılara gelen gazete, dergi, almanak gibi kaynaklar dolayısıyla ülkelerinde, dünyada olup bitenleri takip edebiliyorlardı. Tabii Pera haberlerini ve dedikodularını da. Sonra yabancı dilde öğretim yapan okulların sayısı fazlaydı. İhtiyaç duyulan okuma materyalleri bu kitapçılar vasıtasıyla sağlanıyordu.




                                                                                         



Donizetti ailesinin Asmalımescit'teki apartımanları (yıllardır önünden geçer "şu düşmüş "D" harfi yerine konulmuş mudur"  diye merak eder bakarım. 2011 Aralık'ı "D" hâlâ yok)


Bununla beraber, daha ortaokul yıllarımdan itibaren Beyoğlu, Bayezit ve Kadıköy (yeri gelmişken, nedense lövantenler arasında yazlık mekan olarak, kısmen Avrupalılarda ve genellikle de gayrimüslim uyruklar arasında olduğu gibi, Adalar değil de, daha çok Boğaziçi'nin Avrupa yakasında Yeniköy, Tarabya, Büyükdere gibi yerler; Anadolu yakasında, Kadıköy, Bostancı gibi mekanlar rağbet görmüştür)  sahaflarını dolaşırım. Buralarda lövantenlerden intikal etmiş olduğunu düşündüğüm yayınlar arasında, genel olarak, polisiye, hafif aşk melodramları, çizgi romanlar, güldürü dergileri vb materyallere rastlamışımdır. Mesela nedense, bir Rousseau, Diderot, Balzac, Voltaire, Vico, Marx, Goethe, Dickens, Stendhal, Zola, Kant, Hegel, Nietzsche vb gibi o devir avrupasında çok okunan yazarların kitaplarına tesadüf ettiğimi hemen hemen hiç anımsamıyorum. Lövanten denen kavmin kültürel ve entelektüel manada eserler bırakmamış olması da bu gözlemimle örtüşüyor. Gelgelelim, Galata ve Pera'dan ve tabii Osmanlı devleti'nin idaresinden rahatsız bir aydınlar kümesi, karşıda, müslüman İstanbul'da adları zikredilen yazarların kitaplarını gizliden gizliye temin edip, elden ele aktararak okumaktaydılar. Cumhuriyetçi nesillerin önlerini o aydınlar açtılar.

Bir başka nokta, toplumsal-ekonomik ilişkilerin yaşayış tarzlarını belirlediği malumdur. Bunu yaşanılan ortamlardan, mekanlardan, mekanların geometrisinden ya da mimarisinden takip etmek de mümkündür. Modern kapitalist hayat, bireyci ama sosyalizedir. Mekanlar hayatı bireysel bir sorun olarak algılayan insanların sosyal paylaşımlarına açıktır. Yaşanılan konutlardan, eğlenilen, yemek yenilen, bir şey içilen, gezilen yerlere, alanlara kadar kalabalıkla paylaşım söz konusudur. Bu paylaşma ya da modern mekanlara cinsiyet, sosyal sınıf ayrımı olmaksızın girebilme olanağı ve hatta zorunluluğu elbette bir risk kültürünü beraberinde yükseltmektedir. Mesela, apartıman dediğimiz ikametler, dışa açık, sosyal olarak paylaşılan ya da girilebilen mekanlardır. Tanım itibariyle risklidir. Oysa, müslüman İstanbul'un bir çoğu avlulu evleri, geleneksel mekanlar olarak, içe dönük, mahremiyetin sıkıca korunduğu, risksiz, cinsiyetlere göre kompartımanlaştırma mimarisinin çizgilerinin hakim olduğu mekanlardır. Burada dışarıyla dolaylı görsel temas, dışarıdan bakanın içeriyi görmesinin mümkün olmadığı cumba çıkıntıları aracılığıyla olmaktaydı. Bu iki ikametin geometrisi, iki farklı toplumsal-ekonomik ilişki biçiminin mimari tezahürleri olarak yorumlanabilir. Mimariden laf açılmışken, bir lövantenin kendisine ve geleneksel müslüman İstanbul'a bakışını en somut şekliyle gösteren bir bina, Voyvoda (Bankalar) caddesindeki Vallaury'nin Merkez Bankası binasıdır. Bu binanın caddeye ve tabii Beyoğlu'na bakan yüzü batılı neo-klasik tarzda dizayn edilmişken, geleneksel İstanbul'a bakan yüzü, doğu mimari stillerinin çizgilerini taşır.

Bir kaç kez onarılmış Kuledibi'ndeki Bereketzade Çeşmesi 
Kapitalist ilişkiler üzerinde yükselen modern kentsel mekanlara baktığımızda, bir tarafta, festivaller, karnavallar, balolar ve davetlerle, lüks konutlar ve alışveriş mekanlarıyla burjuva hayat tarzının zengin yüzünü yansıtan mekanlar görürüz. Örnekse, Pera olduğu zamanda,  İstiklal Caddesi.  Bir de hemen bu zenginlik yansıtan mekanların etrafında, burjuva ekonomisine bir ast sınıf olarak eklemlenmiş nüfus kesimlerinin yerleşik olduğu (mimari olarak olmasa da, hayat kaliteleri olarak bir tür gecekondu veya slam  kimliği taşıyan binaların bulunduğu) mekanlar vardır. Bu mekanlar Beyoğlu'na nazaran, geleneksel İstanbul değil, özellikle Rum Tarlabaşı, yine çoğunluğu  Rum ve kısmen Ermeni Osmanlı Tatavlası  (Bizans'ta Hristos Tepesi, Cumhuriyet'te Kurtuluş), nüfusun müslüman ahaliyi de ihtiva eder şekilde karışık olduğu, Kasımpaşa, Tophane gibi mahallerdir.

O zamanki nüfusun karışık olduğunu söylememizi olanaklı kılan önemli bir gösterge, cemaatlerin ibadethaneyi merkez alan yerleşim tercihleri dolayısıyla farklı cemaatlere tekabül eden ibadethanelerin, türbelerin, mezarlıkların, hayratların varlığıdır.Müslüman yapılarına örnek olarak,  Beyoğlu civarında, Asmalı Mescit ve yatır mezarı, yerinde İsveç Elçiliği'nin bulunduğu Yavuz devrinden kalma eski Mevlevihane, Tepebaşı'nda bulunan müslüman mezarlığı (Petit Champs'da bulunan Latin mezarları sonradan Feriköy'deki Latin Mezarlığı'na taşınmıştır), İngiliz Elçiliği altındaki Yavuz'un süt ninesi olan, Kamer Hatun Camisi ve türbesi ve Aynalıçeşme (ki bu eserlerin en eskileri 2.Bayezit ve Yavuz devirlerinden kalmadır). Yine mesela, Tophane tarafındaki 1492 tarihli Tomtom Kaptan Camisi. Özgün yeri Galata Bedesteni'ne yakın iken 1950'de Kuledibi'ndeki şimdiki yerine taşınmış, mahalin ilk Osmanlı voyvodasıyken  çeşmenin yakınında bulunan  ve kendi  adıyla anılan sur kapısını ve 1948'de yıkılmış mescidi yaptırmış Bereketzade Ali Ağa'ya izafeten Bereketzade Çeşmesi adıyla anılan, (bugünkü Defterdar yokuşuna adını veren)  Defterdar Mehmet Efendi tarafından 1732 tarihinde yaptırılmış, Lale Devri mimarisinin karakteristiklerini yansıtan  Bereketzade Çeşmesi (yeri gelmişken 1948-58 arasında -özellikle de 50'li yıllarda- bir çok tarihi yapı ya yer değiştirmiş ya da ortadan kaldırılmıştır).

Lövanten Said.N.Dohani ,Osmanlı hariciyecisinden Naum Paşa'nın oğlu

"Kızıl Sultan" 2.Abdülhamid
 (Ona sakallarının rengi dolayısıyla  "kızıl" lakabını takan
Batılı devletlerdir) 

Mızıkay-ı Humayun müdürü Donizetti Paşa
galata bedesteni dıştan nişli bir detay

Fatih'in bir Ceneviz kilisesi kalıntıları üzerine inşa ettirdiği ve hâlâ aktif olan Galata Bedesteni. Bedesteni,Kervansaray'dan ayıran kapalı bir çarşı olmasıdır.Kervansaray üstü açık bir avluda etrafındaki odalardan oluşan yapı. Tabii bu mimarı farklılık  işlevsel farklılıklara da referans verir. Bedesten, bir yapı türü olarak, bizde 17yy'dan sonra görülmez. Bu yapının Fatih vakfiyesine ait olduğu, onun döneminde yapılmış olduğu iddiaları tartışma götürür. Bir kere, Evliya Çelebi dahil, eski kaynakların bu yapıyla ilgili olarak verdikleri bilgiler, yapının özellikleriyle örtüşmez. Eğer Fatih dönemine aitse, biraz aşağısındaki Rüstempaşa ya da Kurşunlu Han'dan yaklaşık bir asır yaşlıdır. Her hali kârda, bu yapı 15-17 yüzyıllar arası bir tarihte yapılmış olmalıdır. Yapının özgün formu yapılan müdahalelerle deforme edilmiştir. Aşağıda içinden çekilmiş resimler görmektesiniz. Evliya Çelebi, muhtemelen burayı görmeden kulaktan dolma bilgilerle yazmıştır. Burada 20-25 sütun 15-16 kubbe olduğunu yazar. Halbuki sütunuz ve daha mütevazi boyutlardadır.







Bedesten Pazar günü olduğu için kapalı. Yoksa sair günler onu fark etmeniz bile güçtür.

Ceneviz sur kalıntsı ve Bedesten arasındaki kalıntı yapılar

Bugüne kalmış bir Ceneviz suru. Önü dolgu ve deniz. Bu durumda sur tepesindeki ev de lebi derya oluyor. 

Surla bağlantılı duvar kalıntısı

Surun deniz tarafından görünüşü. İki katlı dükkanlar ve bekar odaları. 

Surun bacası bile var.

Ayazpaşa tarafından bedestenin görünüşü
Lüleci Hendek Sokak, Yüksekkaldırım tarafından sağda StBenoit arka duvarı 

Lüleci Hendek'te bir apartman 
Lüleci Hendek Sokaktan bu kez Kemeraltı istikametine doğru yürüyoruz . Soldan  yukarı doğru çıkan ilk sokak Hoca Ali Sokağı. Sokağın hemen başında solda bir başka kaptanın, Hoca Ali'nin yaptırdığı 1710 veya 1711 tarihli cami var. Bu kaptan camilerinin Tophane taraflarında sayısının arttığı görülüyor. Bu kaptanların korsan olmaları ihtimali de var. Köle ticareti  iyi para bırakıyor. Hele müşteriniz arasında saray da varsa...Cami banisi olmak için epey bir meblağ gerekiyor.
1455 yılındaki sayıma göre Galata'daki etnik-dinsel cemaatlerin  dağılımını gösteren bir  plan. Kesik  kesik çizgiler yolları, sokakları gösteriyor. Siyah çizgiler sur duvarlarını. Galata bu plana göre 7 bölgeden oluşuyor. Planda kapılar da gösterilmiş. En solda üstte Azepkapısı. Onun altında Kürkçü Kapısı, Yağ Kapanı Kapısı, Balık Pazarı Kapısı, Karaköy kapısı, San Antonio Kapısı (Kurşunlu Mahzen Kapısı), Mumhane Kapısı, eğri kapı burada görünmüyor ve Tophane kapısı sağ üste. Planı bir üçgen gibi görürsek, tepe noktası Galata Kulesi oluyor. Hemen hemen tam ortada üstte. 1.Bölge Anton di Garzan olarak adlandırılmış. Azapkapısından, Kürkçü Kapısı'na kadar uzanan bir alanı kapsıyor. Yani Azapkapı'dan bugün Galata Bedesteni'nin bulunduğu kıyı alınına, oradan Arap Camisi arkasına kadar olan karasal alanı içeriyor.. Arkadan bir duvar camiyi ( o gün henüz kilise olarak görünüyor) enine kat edip doğuya doğru uzanıyor. Burası İtalyan bölgesi olarak gösterilmiş. 2.bölge, Yahudiyan diye anılıyor. Bugünkü Yüksekkaldırım'ın St Benoit tarafından, Kemeraltı Caddesi yoluyla, Tophane Boğzakesen'e ulaşan alanı kaplıyor. Bu bölgenin Yüksekkaldırım ve St Benoit arasında kalan kısmında yoğunlaşmış bir Yahudi nüfus görülüyor. Yüksekaldırım ve Kemeraltı arasında Ermeniler yoğun. Yine bu bölgenin Tophane'ye yakın ucunda da Ermeniler yoğun olarak görülüyor. Ancak kıyı kısımlarında açık bir Rum üstünlüğü var. 3.Bölge Baba Yani Bölgesi. Karadan, Kemeraltı ve Necatibey Caddesi ve Galata Mumhanesi arasındaki alana tekabül ediyor. Kıyıdan, Kurşunlu Mahzen'den, Tophane kapısına kadar olan alanı ihtiva deiyor. Ermeniler burada kalabalık görülüyor. Burada iki tane kilise görülüyor ki, bunlardan birisi Surp Lusaroviç'in yerine yapılmış olduğu kilise olmalıdır. Surp Lusoroviç ilk kez 1436 yılında inşa ediliyor. 4.bölge, Samona olarak çağrılıyor. Karaköy Kapısı ve Kurşsunlu Mahzen ya da San Antonio kapısı arasında kalıyor. Planda "castle" olarak gösterilen yer Kurşunlu Mahzen'deki hisar (galation) olsa gerektir. Burada Yahudiler fazla. 5.bölge, İskinoplok bölgesi. Kule'den bir yandan, bugünkü Şair Ziya Paşa Caddesi (Yahudi Yokuşu)'ne; diğer yandan, Yüksekkaldırım istikametine doğru aşağıya doğru dik inen surlarla çevrili üçgen alan.  Üçgenin iki ucu altta bugünkü Bankalar caddesinde birleşiyor. Rumlar çoğunlukta. 6.Bölge, Pero di Lankasko. Kıyı sınırları Yağ kapanı ve Balık Pazarı arasında uzanıyor. Kara hududu, batıda Perşembe Pazarı Sokağı; doğuda, bugünkü Hırdavatçılar Çarşısı civarı; kuzeyde de, Bankalar Caddesi olarak gözüküyor.  İtalyan nüfus yoğun. 7.Bölge San Nefrozo. Kıyıdan, Balık Pazarı ve Karaköy Kapısı arasında kalan, karadan sınırını (hemen hemen) Yüksekaldırım'ın başlangıcının belirlediği  alan. Kısmen İtalyan, çoğunluk Rum bir nüfus var. Bu plana göre, İtalyanlar daha çok (Köprü'ye göre) Galata'nın batısında ve kıyılara yakın yerlerde yerleşikler. Rumlarsa, çoğunlukla doğu tarafında ama kıyıları tercih eden bir yerleşme düzenine sahipler. Yahudi ve Ermeni çoğunlukla kara kesiminde yerleşmeyi tercih etmişler. Söz konusu devirdeki Türk varlığı ise Galata Kulesi'nden batıya doğru, Tepebaşı, Şişhane, Okçu Musa caddesi, Azapkapısı civarlarında görülüyor. Aynı kaynakta, Galata'daki ibadethanelerle ilgili istatistiksel bilgiler de mevcut. Buna göre 1455 yılında,  23 kilise,1 sinagog  ve 2 manastır vardır. Bunlar arasında  büyük çoğunluğu Latin ve Rum kiliselerinin oluşturuyor olması, o zaman ki nüfus dağılımı hakkında da bir bilgi veriyor. Kaynak: Halil İnalcık, "Ottoman Galata, 1453-1553", Varia Turcica XIII, Editions Isıs, Paris 1991.
İstanbul'da dolaşırken hep dikkatimi çekmiş bir olgudan söz etmek isterim. Bizans'tan beri kentin mekansal- sosyal ve işlevsel topoğrafyasına  baktığımızda, daha sonraki modernleşme evresinde, nüfustaki artışa paralel olarak, çarpık, sadece abartılı ölçüde rantı gözeten kentleşme eğiliminin güçlendiği, ya da kentsel-mekansal kartların dramatik olarak yeniden dağıtıldığı devire kadar, sözü edilen topoğrafya da hemen hemen  bir süreklilik görüyoruz. Mesela, Bizans devrinde, diyelim çarşı olan, veya muhafazakar yerleşimlerin olduğu bir yer, Osmanlı'da da , (uzunca bir süre) Cumhuriyet'te de bu karakterini sürdürebiliyor. Mesela, Galata, Fatih, Üsküdar, Kapalıçarşı-Mahmutpaşa- Uzun Çarşı hatları gibi. En azından yeni kapitalist birikim modellerinin rantçı müdahalesi gelinceye kadar (1950'lerin ikinci yarısı; 1980'lerin başlarından bu eğilimin halen sürmekte olduğu iki binli yıllara kadar) bu durumun pek değişmemiş olduğunu söylemek mümkündür. Bu sürekliliği, mekanların sosyal ve işlevsel karakterinde tespit edebildiğimiz gibi, onların içinde devam eden faaliyetin niteliği, buralardaki hakim  zevk anlayışı itibarıyla da takip edebiliyoruz. Mesela, bizde Cumhuriyet'te  ortaya çıkmış ve yakın zamanlara kadar gelmiş, Gazino eğlencesi kültürü, Galata ve Beyoğlu zevk anlayışının, tabii kalite olarak Galata'ya daha yakın, bir tür uzlaştırılmış hali gibi görülebilir.

Bitirirken, Galata ve Beyoğlu'nun nüfus birleşiminde  Cumhuriyet'in erken devresinde meydana gelen değişimi görmek bakımından yararlı olabileceğini düşündüğüm 1927 sayım sonuçlarını vermek istiyorum. Kaynağım Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi.: Müslüman %49,80; Rum 21,72; Ermeni 8,07; Yahudi 11,08; Katolik ("Löventen" bunu ben ilave ettim) %6,79; Öteki Hıristiyanlar %2,8 ve Diğer %0,46. Yani geç 1.Cumhuriyet'in  "2.fethi" den hemen sonra  buradaki nüfus aşağı yukarı Fatih'in fethinden sonraki  oranlara yakın. Tabii Türk unsuru Cumhuriyette biraz daha ağırlık kazanmış. Oysa, halife 2.Hamid'in, birinci fethin rutinizasyonun şahikası olarak görülebilecek, paradoksal olarak,  ilkinden önce gelen "2.Cumhuriyeti"nde tablo Türk ve müslüman nüfus aleyhine anlamlı oranda bozulmuştu.






Kurşunlu han'ın avlu ortasındaki orijinalliğini yitirmiş merdivenler
Kurşunlu ya da Rüstempaşa Hanı'na girdiğimizde hemen solda yer alan kuyu ve San Michele  katedralinin bakiyesi olduğu iddia edilen Korint tarzı (süslü,yaprak ve çiçekli sütun başlığı diyelim) sütun başlığından kapağı. Gilles 16yy ortalarındaki ziyaretinde burada katedrali ve altındaki sarnıcı gördüğünü söyler.

Kurşunlu hanın giriş kapısının hemen solunda bulunan muhtemeken 20.yy başlarında inşa edilmiş Enomotarci Han





Şimdi Yelkenci ya da Yelkenciler hanını görüyorsunuz. Aşağıdaki  fotografiler de de iç kısımlarını göreceksiniz. Bu  Galata hanları arasında günümüze kadar ulaşmış olanlar içinde belki de en fazla tahrip edilmiş olanıdır. Tersane Caddesi'nden eski Makaracılar Sokağı'na dönüldüğünde, bu sokakla Yemeniciler Sokağının kesişme noktasına yakındır. Özgün olarak sur boyunca uzanmakta olduğu anlaşılıyor.Benim çocukluğumda burada dökümcüler vardı. Bugün sadece bir tanesi kalmış gibi görünüyor. İlkel ocağı resimde görülüyor. Geri kalan yerleri damacanacılar tarafından kullanılıyor. Han her iki tarafında dükkan ve depoların yer aldığı uzun (yaklaşık 40-50 metre) bir koridordan oluşuyor. İki katlı. fakat üst kat ciddi bir deformasyona uğramış. ne zaman inşa edilmiş olduğu kesin olarak bilinmiyor. DB İstanbul Ansiklopedisi 17yy'ın ortalarına doğru yapılmış olabileceğini belirtiyor. Bunun nedeni, bu yapının Kemankeş Mustafa Paşa (öl.1644) tarafından yaptırılmış olduğunun sanılmasıdır. 
ana kapıdan girilince manzara







Kapı orijinal olmalı

hanın metruk bir görüntüsü var




Yelkenci Han dış duvarları

Bu gördüğünüz duvar kalıntısı Azapkapı ile bağlantılı duvara ait. Bu duvarın geri kalan kısmı Tersane caddesinin üst kısmında Emekyemez  mahallesinde Şişhane Yokuşu ve Okçu Musa caddesinin arasında kalan alanda ve bu caddelere adeta paralel olarak hemen hemen Tersane caddesinin iki blok üst tarafına kadar iniyor. Ben yukarıdan aşağıya inen ve üzerindeki Yanık kapının hala ayakta olduğu bu duvarın, orijinal olarak,  yukarıdaki resimde görülen duvar parçasına bağlı olduğunu tahmin ediyorum.Yani bu duvar hemen deniz tarafına doğru sonunda bulunan Azapkapısın'a bağlanıyordu. Kara tarafı da yukarıya Şişhane istikametine doğru Emekyemez cihetinden çıkıyordu. Burada da Harup Kapısı, yanık kapı gibi kapılar vardı. yanık Kapı halen ayaktadır. Harup Kapısı sanıyorum kalıntı olarak mevcuttu ve bugün bu alanın tamamı gibi metro şantiyesi içinde ya da altında kalmıştır. Bir çok kişi, Harup Kapısı ve Yanık Kapı'yı aynı kapı olarak görmektedir. Bu doğru değildir. Zaten birbirine yakın iki kapının üzerinde bulunduğu sokaklar, ayrı ayrı "Yanık Kapı sokağı" ve "Harup kapısı Sokağı"olarak adlandırılmıştır. Galata'da 1780'de çıkan büyük yangında  surlar ve kapıları da zarar görmüş olmalıdır.  Bu civarda yanan evlerinin çoğunun surlara ya da kapılara dayanmış olduğunu ya da onlara yakın yapılmış olduğunu tahmin edebiliriz. Dolayısıyla bir çok kapı için zaman içinde bu "yanık" sıfatı kullanılmış olmalıdır. Mesela Azapkapı yakınındaki "Yenikapı" için de "yanık" sıfatını kullananlar vardır. Tabii eğer sonradan açılmış başka bir kapı değilse. Bunlar elbette Ceneviz surlarıdır. En erken 14yy'da yapılmış olmalıdırlar. Bu civarın 1950'lerin sonlarına kadar ağırlıklı ahalisi yahudi idi. 

Tersane caddesi sonundan Azapkapısı'na bağlanan Ceneviz suruna bakış.

Sahil tarafındaki sur parçasının hemen hemen karşısına denk düşen Tersane Caddesi'nin ,Tünel istikametinden gelirken sağ tarafında bulunan eski adı "Yolcu hamamı" olan (Hamamın adı sokağa adını veren  "Yolcuzade İskender"den geliyor. Ancak belediye bu sokağın adını "Yolcu hamamı" olarak kaşla göz arasında değiştirmiş) şimdiki adı Şifa olan hamamının da yukarıdan gelip sahile erişen sur duvarına dayanmış olabileceğini tahmin ediyorum. 

Emekyemez'den aşağıya inen duvar.Şimdi metro şantiyesi içinde.


Resme dikkatli bakarsanız, gördüğünüzün sur üzerindeki bir hisar olabileceğini tahmin edeceksiniz. Burada yapılan istimlak sonrasında sur civarındaki bazı binalar yıkılmış ya da boşaltılmış. Muhtemelen bu hisar görüntüsüne sahip kalıntının üzerinde ve civarında yapılar vardı. Daha önce bir kaç kez yinelemiş olduğum bir bilgiyi burada tekrar paylaşayım. Orijinal olarak Cenevizlilere tahsis edilen alan, etrafını duvar  ve hendekle çevirmeden, kabaca Azapkapısı, bugünkü kulenin civarıyla yine bugünkü St.Benoit arasında kalan üçgendi. 1315 yangınından sonra Cenovalılar yeniden imara giriştiklerinde, önce bu bölgenin etrafına hendekler kazdılar sonra da duvarlarla çevirdiler. daha doğrusu hendeklerin önüne yaptıkları yüksek evleri duvarlarla birbirlerine bağladılar. Burçların olmasını istedikleri yerlerde evleri daha yüksek yaptılar. Bunu da son derece süratli bir şekilde gerçekleştirdiler. Bizans tarihçileri bu yüzden Bizans'ın geç uyandığını, müdahale edemediğini söylüyorlar. Şimdi resimdeki burç kalıntısını görünce bu hikayeyi hatırladım. Anlaşılıyor ki bu burcun yarısına yakını ev sahibi olmak isyenlerce yıkılmış ve üzerine bir ya da iki katlı bir ev yapılmış. Cenovalıların yaptıklarını tersten yapmışlar.Küçük bir ironi desek mi acaba? 


Duvarın Şişhane tarafındaki ucundan aşağı bakış. Görüyorsunuz bu duvar sahildeki duvara doğru yokuş aşağı gidiyor. 



Duvarın dış yüzünden görüntüsü

Yanık Kapı şantiye tarafından kapatılmış. Bu kapıyı Harup Kapısı ile karıştırmamak lazım. O bir üst blokta, şimdi Şantiye alanının ortalarına düşen bir yerde bulunuyordu. Zaten Yanık kapı sokağının solunda, biraz üstte  "Harup Kapısı Sokağı" var. Şöyle tarif edebilirim. Artık adı Yolcu Hamamı olan sokağa göre (tersane caddesinden girişte) Yanık Kapı sağ taraftayken, Harup Kapısı bizim tarafta, yani solda, Tersane tarafındadır. . Bu karışıklığa Celal Esad merhumun muhtemelen alanı gezmeden, ezberden verdiğini sandığım bilginin de rolü olsa gerektir. Halbuki kitabını yazdığı sıralarda o kapıların bir çoğu belki hala ayaktaydı. Ona referans verenler aynen aktarmışlar. Evliya Çelebi'nin kitabında da ezberden, kulaktan dolma  bilgiler epey bir yer işgal eder. 
Duvarın üzerinde bir mazgal deliği




Şimdi Galata Mahkemesi sokağını izleyin sağdaki Arap Camisi'ni geçin sokağın  sonunda, sokak  tek  yönlü olarak sola dönüyor. Bu sokak Tersane Caddesine çıkıyor. Adı, Eflatun sokak. Aşağıdaki resimde görülen bina sur duvarına dayanmış gibi görünüyor. Yukarıdan aşağı inen metro sahasındaki duvar bu sokağın  bir blok Şişhane'ye doğru ötesinde. 

Tersane Caddesi'nden Eflatun sokak.


Galata Mahkemesi sokağının kendisini dik kesen Perşembe Pazarı sokağıyla kesiştiği köşede yer alan Saksı Han'ın arkasından görünümü. Hanın giriş kapısı da Bakır sokağında yer alıyor. Perşembe Pazarı sokağını yukarı doğru izlerseniz Voyvoda ya da Bankalar Caddesine ulaşırsınız. Resimdeki binanın üzerinde bulunduğu sokağı izlerseniz, sonuna doğru Arap Camisi'ni sağınızda görürsünüz. 










Üstteki bu fotografi yine Saksı han. Bu kez ön cepheden. Bu hanın 18 yy'da yapılmış olabileceği tahmin edilmektedir. Civardaki bir çok Osmanlı devri yapısı gibi bir Ceneviz yapısının kalıntıları üzerine inşa edilmiş olabileceği iddia edilmektedir. Bu yapıyı benzeri diğer hanlardan ayıran bir özellik avlusunun bulunmamasıdır. Buradan hareketle burada bulunduğu bilinen eski mahkeme binasının bu bina olabileceği ileri sürülür. Hatta binanın arka tarafında günümüze ulaşmamış ahırlarının olduğu ilave edilir. Perşembe Pazarı sokağının  karşı köşesinde yer alan aynı devre tarihlenen beşik tonoz örtülü (yani yarım silindir şeklindeki tonoz) yapının da hapishane olduğu belirtilir. Elbette yapının zamanla yeni atfedilen işlevlerine uygun olarak değişikliklere maruz bırakıldığını tahmin etmek zor değil. Kim bilir belki  ilk yapıldığında avlulu bir yapıydı. 


saksı han ön cepheden
Bir zamanlar Galata Mahkemesi'nin hapishanesi olabileceği tahmin edilen Ceneviz han. Perşembe Pazarı sokağında, Saksı Han'ın karşı köşesinde. 


Saksı han'ın bir üst adasında, Perşembe Pazarı sokağı ve  Eski Tay Çıkmazı 'nın bitiştiği köşede yer alan Serpuş Han.  19 yy'da yapılmış olabileceği sanılıyor. Yine muhtemelen burada önceden varolan Ceneviz yapı kalıntıları üzerinde inşa edilmiş. Bu da avlusuz iki katlı bir  han. Bununla beraber  merdivenlerin bulunduğu kısmın üstü açık. Muhtemelen yapının alanı dar olduğu için avlulu olarak planlanamamış. Binanın mimarı jargonda "yamuk dikdörtgen" olarak tanımlanan bir şekli var. Elbette bu tür kalıntı üzerine yapılan binalar, kalıntının bulunduğu alanla sınırlı olduklarından ideal bir formları olmayabilir. Alanın  zorunlu sınırları  ve yüzey şekli  mimara seçenek bırakmıyor.



Serpuş hanın Eski tay Çıkmazı tarafından görünümü. Yolun eğimine göre şekil verilmiş.  





Serpuş Han hayli ensiz bir alana sıkışmış izlenimi veriyor. 

Girişten sonra yer alan iki kat. Girişte dükkan ya da oda yoktur. 

Metal işleriyle uğraşan atölyeler handaki iş kolunu teşkil ediyor. 

İnerken merdivenin sağındaki örme taş duvar. Sur duvarı gibi. 

Serpuş hanın içinden cümle kapısı ve koridoru. 

Serpuş Han. Girişte sağ taraftaki duvardan bir detay. 
Perşembe Pazarı Sokağı'nda, saksı han'ın karşı köşesinde eski hapishane olabileceği iddia edilen Ceneviz Han. Han, Saksı Han'la yaşıt görünüyor. 
Unkapanı köprüsü yapıldığı  yol kenarında ve yol seviyesinin altında kalmış İstanbul'daki en önemli  meydan çeşmelerinden bir tanesi olan Tersane Caddesi sonundaki Saliha Sultan  Çeşmesi. Tipik bir lale devri tarzı çeşme. 1732 yılında 1.Mahmut'un annesi sultane Saliha tarafından yaptırılmış. İki çeşmeli, üç pencereli ve her pencerenin altında beşerden toplam 15 şebekesi bulunan çeşme. Mimarının Kayserili (Sinan gibi) Mustafa Ağa olduğu sanılıyor. Çeşmenin suyu da yine aynı Sultan tarafından yaptırılmış Taksim makseminden geliyordu. Bu köprü yapılmadan önce bu çeşme meydandaydı. Bu muhit de kabadayılarıyla ünlü Çeşme Meydanı olarak anılırdı. 






Bu Kürekçiler Kapısı bazı kaynaklarda (örnekse Evliya Çelebi) Kürkçü Kapısı'nın yerinde gösteriliyor. Acaba iki farklı isimle mi anılıyordu. Yoksa bunlar birbirlerine çok yakın iki ayrı kapı mıydı? Karşıda görünen 4.tepenin üzerinde Fatih Camisi.





Azapkapı'dan Karaköy Köprüsü'ne kadar uzanan sokaklar son Dalan vandalizmi sonrasında darmadağın edildi. Dalan talanından önce sahildeki ilk sokak Kalafatçılar  caddesi, Yelkenciler caddesi, Makaracılar caddesi diye uzanırdı. Bugün hala adları tabelalarda görülebiliyor ama sokaklar, binalar yok. Ceneviz devrinde de faaliyet kolları bakımından görüntüler herhalde pek farklı değildi. 



Sahilde artık bir tanesi kalmış olan caddenin kara tarafındaki binaların  Ceneviz surlarına dayandığı net olarak görülüyor. 



İşte bir makaracı. İskele babaları da satıyor. 



Aslında bu sahil tarafında sadece gemi malzemeleri satılmıyormuş. Sokak isimlerine bakarsanız gemicilerin ihtiyaç duydukları  başka eşyaların da burada satıldığı anlaşılıyor. Kürekçiler kapısının Azapkapısına doğru devamındaki sokağın adı "Yemeniciler", bugün sadece adı kalmış olan Makaracılar caddesinin kara tarafından paralelindeki sokağın adı "Fermeneciler". Yemeni ayakkabı. Fermene sandalcıların, kürekçilerin giydikleri bir çeşit yelek ya da cepken. 



Karaköy Postanesi



Bir zamanlar meşhur mimar Marko Laggas'ın ofisiymiş. Şimdi PTT binası. Mimar Laggas'ın ofisi bir ara Vallaury'nin, Mongeri'nin ofisleri gibi Sen Piyer Han'da idi. 




Tersane caddesi ve alet edavat satıcıların yer aldığı S.Evren caddesi arasındaki geçit

Kürekçiler Kapısı sokağı yakınında Kuyumcular hanı. Hakkında bir bilgi edinemedim. Üzerinde bir tarih de yok. Eski harfleri okursak latin harfleriyle şöyle yazmak gerekir : "K(i)yumciler Hanı" Muhtemelen yazıyı anadili bir batı dili olan birisi latin harfleriyle yazmış. Bu vesileyle eski harflerin Türkçe ifadeler için hiç de uygun olmadığını, Latin harflerinin Türkçenin yazılı ifadesi için- mevcutlar arasında- en ideali olduğunu belirtmek isterim. 

5 yorum:

  1. çok güzel bir blog,tesadüfi rastgeldim her zamanda gelmeye çalışacagım emeginize sağlık ,yalnız abdülhamit resminin altına kızıl sıfatını yakıştırmasa idiniz cok makbul olurdu sadece şahsi fikrim , emeğinize sağlık

    YanıtlaSil
  2. emeklerinizin karşılığı ödenmez, görülüyorki baya zaman harcamışsınız. germişte ne hayatlar yaşandı bu topraklarda insan düşününce duygulanmadan edemiyor. tarihe yapılan vandalizmin ise sonu yok malesef.

    YanıtlaSil
  3. Puslu Kıtalar Atlası'nı okuyup bloga denk geldim, bu degerli bilgiler için cok tesekkurler

    YanıtlaSil
  4. çok çok çok beğendim Galata'da oturuyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra galata'da gerçekten oturduğumu sorgulamaya başladım. Bilgiler için çok teşekkürler gezeceğim buraları.

    YanıtlaSil