9 Ocak 2012 Pazartesi

İSTANBUL GEZİLERİ 10 : KÜÇÜK BİR AYA İRİNİ KAÇAMAĞI

Ayasofya soğukçeşme tarafı. Eski Ayasofya soğukçeşme sokağını da kısmen  alanına alıyordu. Aya İrini'ye bugüne göre biraz daha yakındaydı. İkisinin arasında da külliyenin hastane gibi binaları yer alıyordu. Mesela Nika Ayaklanması sırasında Ayasofya kundaklandığında, aradaki hastane tamamen yanıyor. Aya İrini biraz daha uzakta olduğu için belki kısmen yanıyor. Avlunun zeminindeki yola özgün olmalı. Soğukçeşmeye doğru ilerliyor. Tabii zamanla kot farkı oluşmuş. 

Ayasofya'nın ikinci versiyonunun kalıntıları. 2.Kilise bugünküne göre  tabii daha küçük. Biraz daha  batıya ve kuzeye doğru. 

Gavurun vaftiz kurnası varsa, bizim abdest lavabomuz var!


Beyoğlu ve Galata muhabbetinin sizleri bir miktar sıkmış olabileceğini tahmin ediyorum. Bir kaçamağa ne dersiniz? Epeydir gidip bir kahve içmeyi düşündüğüm ama bir türlü gidemediğim,  Topkapı Sarayı'nın Bab-ı Humayun girişinden sonra hemen solda yer alan kafeteryaya dönüştürülmüş eski karakol binasına bugün gidebiliriz. Haydi bakalım. 

Kilisenin içinden. Atriumların sol ve sağda görünümü.Bu atriumların üstü muhtemelen Türkler tarafından depo ya da müze olarak kullanılırken kapatılmış olmalıdır. 
Esasen bu karakol binası  uzunca bir süredir lojman olarak kullanılıyordu. Hatta liseden bir sınıf arkadaşım ailesiyle birlikte burada ikamet ediyordu. Bu lojmanın yanına ve arkasına geçilemiyordu. Kapalıydı. Arkası ve yanı uzaktan görülemiyordu. Önünde de uzunca bir süre İstanbul fethinde kullanılmış, Osmanlı'nın savaşlarında savaşılan devletlere ait Osmanlı'nın eline geçmiş toplar sergilenmekteydi. Sonra bu toplar, Harbiye'deki Askeri Müze açılınca oraya ve onun yakınındaki alanlara taşınmıştı. Oysa burada kalabilirlerdi. Neyse. 

Efendim, Topkapı Sarayı ve civarını sonra vakit buldukça anlatacağım. Şimdi eski karakolun kafetarya olarak düzenlenmesinden sonra etrafı açılınca görünebilen kalıntılarıyla adeta yeniden ortaya çıkan Aya İrini Kilisesi'nden biraz söz etmek istiyorum. Tabii resimler eşliğinde. Bu resimleri herhalde bir çoğunuz ilk kez görüyor olacaksınız. 

Fetihten sonra bugünkü Fatih Camisi'nin yerinde bulunan Havariyun  (1 2 havari) Kilisesi'nin  enkazının  bulunduğu yerden buraya getirilmiş olduğu tahmin edilen bir vaftiz kurnası 

Bir başka vaftiz kurnası 
Bugünkü şekliyle Aya İrini bilindiği gibi, Aya Sofya ile yaşıttır.. Ondan sonra Bizans İstanbul'unun ikinci büyük kilisesi. Bilindiği gibi hıristiyanlık ilk kez bu şehirde legal bir din, bir devlet dini haline geliyor. Tabii bu dinin ilk büyük tapınakları, sanat eserleri da bu şehirde inşa ediliyor. Bir anlamda meşru bir din, bir devlet dini olarak hıristiyanlık bu şehirde kuruluyor. Ya da isterseniz, yeniden doğuyor. İstanbul resmen ilk hıristiyan şehirdir. (Tabii o zaman, bizim bugün "bizans" dediğimizin adı, Doğu Roma idi. Bu Bizans ismi sonradan Grek kültürünün hakim olmasıyla birlikte batılılar tarafından verilmiştir.Tıpkı bu coğrafyanın Türklerin kontrolüne girdikten sonra yine aynı batılılar tarafından "Turchia" [Türkiya] olarak adlandırılmış olması gibi).

Aya İrini'nin  Ayasofya ile   birlikte yapılmaya başlandığı, aynı avlu duvarı  içinde yer aldığı kaydediliyor. MS 324-337 yılları arasında hükümdarlık etmiş Büyük Konstantin, Roma mabedlerinin kalıntıları olan taşları, sütun ve mermerleri buraya taşıtarak yaptırmış. O zaman bu kilisenin, bugünkü şekli ve boyutu itibariyle, Ayasofya ile bağlantılı olarak yapılmış olduğu arkeolojik bulgularla hemen hemen doğrulanıyor.

Bugünkü Aya İrini'nin yerinde, daha mütevazi ölçülere sahip küçük bir kilisenin, Ayasofya'dan önce var olduğu ve "Eski Kilise"(Ecclesia Antiqua) olarak çağrıldığı bir çok yazar tarafından belirtiliyor (örnekse, tarihçi Sokrates [Ecclesiastical History],onu zikreden Millingen[Byzantine Churches in Constantinople] ve Milligen'i zikreden Prof Semavi Eyice[Istanbul: Petit Guide..]). Konstantin'in bu kiliseyi sıfırdan yaptırmamış olduğu, mevcut kiliseyi genişlettiği söyleniyor. Demek ki, Byzantion'un, Konstantinopolis olmadan önce bir kilisesi (belki kiliseleri) var. Zira Roma'da olduğu gibi, Istanbul'da da devletten önce hıristiyanlığı kabul etmiş bir cemaat ve dini lideri var. O liderin bu kilisede oturduğu belirtiliyor. Öyleyse, burası B. Konstantin'den önce bir katedral işlevi görmekteydi. Hıristiyanlık B.Konstantin tarafından resmen devlet dini olarak kabul edildikten sonrada Aya İrini'nin, Ayasofya inşaatı bitip, açılıncaya kadar(yani 360 yılına kadar), kentin uzun denebilecek bir süre, katedrali işlevini görmüş olması gerekiyor. Ancak Ayasofya'dan sonra önemini yitirmiyor. Aynı avlu içinde yer aldıkları için aynı din adamları tarafından yönetiliyor. Hatta ikisini birden tek bir isimle, "Megali ecclisia" olarak çağırıyorlar (E. Mamboury: Istanbul Touristique, 1951).

Ayasofya, "ilahi hikmet ya da bilgelik"e adanmışken; burası, "ilahi Barış"a (Aya İrini) adanıyor. Neden? Büyük Konstantin buraya kadar Roma'da 18 yıl sürmüş iç savaştan zaferle çıkmış, artık bu zaferlerden sonra barışın hakim olmasını diliyor. Zaten başkenti (o zamanki adıyla) Byzantion'a taşımasının altında da, yeni huzurlu bir başlangıç yapma arzusu yatıyor olmalıydı. Kenti 330 yılında yeniden, başkent olarak Yeni Roma (Nea Roma) adı altında kurmaya başladı.  Bu kentteki 7 yıllık hükümdarlığı  sırasında kenti açık bir şantiye alanı haline çevirmişti. Eskiden kalma (Hipodrom gibi) yapıları genişletti. Surları elden geçirdi. Yenilerini yaptırdı. İşte Aya İrini'de aynı sıralarda genişletilmişti. Ama bu şehir genel olarak hiç de "barış"ın  mekanı olmadı. Mesela şu barışa adanan kilise önünde bile iki dinsel hizbin (Aryusçular ve İznikçiler) rekabet ve  anlaşmazlığından kaynaklanan gerilim ve sonrasında, aryusçu imparatorun atadığı aryusçu patriğin Aya İrini'deki makamına gitmesini engellemek amacıyla yapılan  kitlesel  barikat kurma, bir tür oturma eylemi, güvenlik güçlerinin müdahalesiyle kanlı bir sonla bitmişti. Kalabalık göstericilerden  (üç aşağı beş yukarı) 3150 kişi  hayatını kaybetmişti. Hem de "barış" a adanmış kilisenin hemen yakınında. Aklımda yanlış kalmamışsa, miladın 350. yılındaydı. "Din bu!" deyip geçelim. Ama geçerken, bu kentin hristiyanlık tarihi bakımdan önemli üç konsil toplantısına (bazen batı ve doğu kiliselerinin temsilcilerinin birlikte; kimi zamanda, sadece doğu kiliselerinin temsilcilerinin dinsel-öğretisel ve kurumsal sorunları görüşüp karara bağlamak adına düzenledikleri toplantılar) ev sahipliği yapmış olduğunu belirtelim. Bunlardan bir tanesi yukarıda anlattığım büyük kavgadan sonra çatışmanın odağında yer alan Aya İrini'de 381 yılında toplanıyor. Demek ki Aya İrini bu sıralarda hâlâ katedralmiş. Yani Patrik'in doğrudan yönetiminde ve makamı imiş.

Güney tarafında kemerlerle ayrılmış oda izlenimi veren alanlar var.

Güney yüzüne yapışık bir  küçük bir kemer sağdaki duvarda  tuğla su  ya da pis su  kanalı

güney yüzün hemen sağ üstü penceresindeki sütunlardan birisinde dışarıdan nadiren görülen haçlardan biri

kuzeydoğuda Osmanlı devrinde örülmüş duvar ve şekli değiştirilmiş ya da yeni açılmış dörtgen pencere

yukarıdaki resmin yakından görünümü

kuzey yüzün önündeki alanda daire şeklinde bir alanın görüntüsü

kuzey yüzdeki tuğla payandalar

kuzey yüzün(mevcut cümle kapısına göre)  solundaki bir payanda

kuzey yüzün hemen öünde kaide üstündeki sütun. Resimler arasında sütunsuz benzer bir kaide resmi  daha göreceksiniz. O da hemen doğu yüzünün önünde. Bir de güney yüzünün önünde var. Acaba bu tür sutunlar kısmen de olsa kiliseyi kemerlerle çevreliyorlar mıydı? 

Kuzey yüzde bir başka payanda. Önünde Osmanlıların yaptıkları kapı var. 

Osmanlıların ilave ettikleri giriş. Kitabede 1139 tarihi var. Yani 1724 veya 1725. Yani Lale Devri (ya da 3.Ahmet devri). 


Burası eski silahlar müzesiyken muhtemelen müzede bulunan bir top. Şimdi Arkeoloji müzesi önünde çamura gömülmüş olduğu halde duruyor. Baktım bir envanter numarası da göremedim. Yani bunu oradan kaldırıp, bir kaide üzerinde teşhir etmek zor mu geliyor. Anlamak mümkün değil. Hem de müzenin karşısında. Herhalde "biz Arkeoloji müzesiyiz, bizi enterese etmez. Askeri müzeciler gelsin ilgilensinler" diye düşünüyorlar. Kimbilir belki de varlığının farkında bile değildirler. 



Kuzey yüzün en altında bulunan kapı.

Doğudan batı ucuna bakış. Sağda bir kısmı duvar örülmüş kemerler. 
Bu konsül önemlidir. Çünkü bundan yıllar önce toplanmış (B.Konstantin zamanında)doğu ve batı kiliselerinin en üst düzeylerde temsil edilmiş olduğu  İznik Meclisi, İznik Akidesi (Nicean Creed) tabir edilen ve bütün hıristiyan alemini bağlayan bir karar almıştı. Bu karar esas olarak teslis denilen (kabaca) Oğul+Baba=Kutsal Ruh formülünü (aslında bu üç unsur ilahi olarak eşit statüde görülmekteydi)bir temel akide olarak öngörüyordu. Dikkat ederseniz, bu formülde çok-tanrılı paganlıktan, tek-tanrılı dine geçişin izleri vardır. Yani, doğrudan tek bir Tanrı telaffuz edilmemiştir. Yumuşak bir geçiş vardır. Bir anlamda, kulak dolaylı olarak gösterilmektedir. Sonradan sapkın ilan edilecek olan Arius adlı  İskenderiye kökenli (bu kent de o zaman Roma dünyasına dahil) ve kentimizde yaşamış ve ölmüş bir ilahiyatçı, bu akideye şiddetle karşı çıkar. Hatta (enteresandır yarı-pagan olduğu kabul edilen) Büyük Konstantin'in  desteğini alır. Arius, kısaca oğul ve Tanrı'nın aynı şey olamayacağını (Yuhanna'nın İncilini kendisine kanıt göstererek) iddia eder. Bu İncil'e göre, İsa, ölümüyle Tanrı'ya gideceğini ve onun himmetiyle tekrar döneceğini söyler). Arius, İsa'nın bu beyanına dayanarak teslis (=üçleme) akidesine itiraz eder. "İlahi olan sadece Tanrı'dır; İsa Tanrıya eşit olamaz" der. Bu anlayış sonradan İslam'ın tek-tanrıcılık anlayışını etkilemiş olmalıdır. İşte bu meseleden dolayı hıristiyan dünyasında çok cana mal olan kanlı çatışmalar meydana gelmiştir. 381 yılında, hıristiyanlık tarihinin  2.Ekümenik Konsülü,    I.Theodosius   (ya da Büyük Theodosius)döneminde ve himayesinde ( aslında kendisi de yeni hıristiyan olmuştu) Aya İrini'de toplanır ve Aryüsçülüğün kesin mağlubiyetini ilan eder.

Büyük mabedler (hele bir de ilk olarak yapılıyorlarsa) inşa edilirken ya da edildikten sonra popüler söylenceler de imal edilir. Bunların bir kısmının şu ya da bu ölçüde doğruluk payı içermesi de mümkündür. Şimdi bir Aya İrini söylencesine kulak verelim. Bu mabetin, her ne kadar adı farklıysa da, ilk İstanbullu (Romalı da olabilir) hıristiyan kadın olan azize Penelope'ye adanmış olduğu popüler bir hikayedir. Azize, hıristiyan olunca paganlar tarafından işkenceye tabi tutuluyor. Yılanlarla dolu (yılansız popüler-dinsel hikaye olur mu?) bir kuyuya atılıyor. Eza görüyor. Taşlanıyor. Atların arkasına bağlanıp yerlerde sürükleniyor. Ölmüyor (öldürmeyen "yeni" allah öldürmüyor). Yenisine olan inancı ona direnme gücü veriyor. Sonra bu manzara karşısında paganlar, "bizim Zeus'un gücü bir kadına bile yetmiyor. Artık iş görmüyor" deyip, yeni genç ve yakışıklı Zeus olan İsa'ya biat ediyorlar (Bence bu hikayedeki en doğru taraf, bu  Zeus ile ilgili popüler hükümdür. Eğer Zeus'un bir kadına gücü yetebilseydi, Hera'yı yok ederdi).Tabii bu hikaye bizim Konstantin gibi duygulu bir hükümdarı derinden etkiliyor.Kiliseyi "azize" Penelope'ye adıyor.

Şaka bir yana, hıristiyanlığın ya da genel olarak dinlerin zuhur ve yayılma devrelerinde bu tür "aziz" ve daha az olarak da, "azize"  (Ne de olsa Tanrı  babadır, erkektir. Gelgelelim ona en sıkı inanlar da kadınlardır) hikayelerine her yerde  rastlanıyor. Zaten halen kabul görmekte olan aziz ve azize figürleri de böyle anlatılar etrafında oluşturuluyor. Kısacası, Bizans İstanbul'u bir dinsel dönüşüm ya da geçişin yaşanmış olduğu bir şehir. Bu yüzden erken çatışma ve iç karışıklıkların bir çoğunda bu olgunun etkilerini tespit etmek gerekiyor. Paganlıktan tek tanrılı bir dine geçişin getirdiği sorunlar, baskılar ve direnişler yanında, bu tek tanrılı dinin de siyasal erkin çıkarlarına uyarlanması, resmi ideolojik yorumunun yapılması gibi zorunluluklar sadece uyruklarla devlet arasında değil, siyasal erkin kendi içinde, egemen sınıf fraksiyonları arasında, kilise bürokrasinin hem kendi içinde hem de siyasal erkle çatışmasına yol açıyordu. yukarıda değindiğimiz konsil toplantılarının amacı da bu tür sorunları tartışmak, çözümler bulmaktı. Tabii bazen tersi oluyordu. (Benzer çatışmalara bütün İslam devletlerinde de rastlıyoruz. Zaten batısıyla doğusuyla Roma imparatorlukları İslam devletleri bakımından önemli bir referans olmuştur).

Yukarıda söylediklerimi sevimli bir örnekle somutlaştıralım. Hıristiyanlığı kabul etmekle birlikte, hâlâ kafasında "acaba" sorusu olan Büyük Konstantin'in kendisini öteki cihanda sağlama almak için ahali karşısına, resmi olarak,  imanlı  "hıristiyan" pozlarında çıkarken, "mahrem" hayatında da Gülhane civarında, sanki Boğaz havası almaya gelmiş gibi dolaşıp durduğu sıkça görülüyordu. Pagan İstanbul'un en kutsal mabetleri, putları, yani akropolisi Gülhane ve Topkapı Sarayı civarındaydı.Hatta bazı arkeologların iddialarına göre Aya İrini, Artemis, Apollon, Afrodit mabet kalıntılarının   üzerine inşa edilmişti. Ancak bu iddiayı doğrulayacak somut arkeolojik bulgulara henüz ulaşılmamıştır.

Bizim Konstantin merhum ölmeden önce iki dinli imiş. Dini vecibelerini  "ne olur ne olmaz" diye, iki dinin de hatırı kalmayacak şekilde yapmaya özen gösterirmiş. Yani İsa'nın hakkını İsa'ya, Zeus'unkini Zeus verirmiş. Anlayacağınız, yaptığının günümüzdeki siyaset erbabının yaptıklarından pek de farklı yanı yokmuş yani. Hatta bir çok tarihçi B.Konstantin'in ölüm döşeğinde vaftiz olmayı kabul ettiğini iddia ederler. Oraya kadar bir pagan olarak kaldığını söylerler. Nitekim, Konstantin bastırdığı sikkelere Apollon figürü koydurmaktan vazgeçmez. Dahası, kendisinin "güneşin oğlu" olarak çağrılmasından hoşnuttur. Ne diyelim. Günahı boynuna.

İstanbul'un fethi de, henüz Türkmen gazilerin, aşiretlerinin dinsel geçiş sürecinin devam ettiği, ya da eski dinin hatıralarının hala canlı olduğu bir devreye tekabül eder. Mesela, Fetih kadrosu arasında bulunan Aşıkpaşazade'nin tarihinde Fatih'i sitemleriyle fırçalaması bu bakımdan manidardır. Orada bilindiği gibi mealen "yeni dönmeler ya da gavurlar bizden kıymetli oldu. Onlar malı götürdü. Bizler başımızı sokacak bir fakirhaneden bile mahrum kaldık" der. (Haydi bu da benden olsun) "Biz olmasak, sen İstanbul'un surlarına yaklaşmak şöyle dursun, Emirgan da ( o zaman henüz çay buralarda bilinmediği için) ayran molası bile veremez idin"  mealinde laflar eder. Neyse, eski yaraları daha fazla deşmeyelim. Geçerken, Fatih gibi bir hükümdarın (cep telefonu, digital fotograf makinesi, AVM'lerde alışveriş gibi başkaca şeylerin yanı sıra) çay zevkini ömür boyu tadamamış olduğunu, (Fetih molası esnasında bulunduğu mahal itibariyle) Hisar ya da görevi icabı Silahlı Kuvvetler sigarasını Boğaz'a karşı tüttürerek demli bir çayla demlenme zevkinden mahrum kalmış olduğunu çay ve sigara tiryakisi olan arkadaşlara hatırlatarak, ne kadar şanslı nesiller olduklarına vurgu yapalım.  

Ayasofya gibi çatısı ahşap olan ilk Aya İrini bir süre sonra Ayasofya tamamen yanarken onunla birlikte (kısmen )yanıyor. İkinci kez , aynı Ayasofya avlusundaki yanan kısmı onarılıyor. 404 yılındaki bu yangından kısa bir süre sonra yenilenip tekrar açılıyor.  Yine ahşap ve kagir malzemenin yapıda ayrıcalıklı bir yeri var. İkinci Ayasofya'nın inşaatı 414 ylında tamamlanmış olduğuna göre, Aya İrini 10 yıl boyunca kentin tek katedrali olma işlevini görüyor. 532 yılındaki Nika ("zafer") Ayaklanması esnasında, Ayasofya ile birlikte -bu kez- büyük ölçüde yakılıyor.

O zaman bu büyük kiliselerin bir çoğu  bizim camilere de model olmuş, merkezde Cami ve etrafında külliyesi tarzında inşa ediliyor. Yani sadece ibadet edilen tapınak yok. Etrafında onu merkez alan hayır amacına hizmet eden sağlık yurtları(şifahaneler), misafirhaneler ("tabhane"), imaret (aş evleri) vb işlevsel mekanlar var. Bizdeki Türkçü-İslamcı sefil tarihçilik bu tür kıyaslamalardan haz etmiyor. Ne de olsa, İslam öncesinde "medeniyet" adına bir şey yoktu. "Cahiliye" dönemiydi. Dolayısıyla tarih İslam'la başlıyordu. İslam model almaz;model alınırdı. Bilindiği gibi, Ayasofya ve Aya İrini henüz İslam peygamberi doğmadan iki asır önce inşa edilmişlerdi.

Aya İrini'nin etrafında bir külliyenin bileşenleri olan bağlantılı mekanlar görüyoruz. Sampson şifahanesinin ya da hastanesinin kiliseyle Ayasofya arasında muhtemelen bugünkü Soğukçeşme sokağını,  Ayasofya'nın buraya bakan avlusuna doğru kat ediyordu. Güney yüzün önünde, fotografilerde görülen kalıntılar kısmen bu hastaneye ait olmalıdır. Şimdi bu hastaneyle ilgili olarak, 1540'ların ortalarında Fransa kralı I.François'nın himayesinde İstanbul'a, tarihi eserleri incelemek, tabii bu arada Osmanlı devleti hakkında bilgi toplamak amaçlarıyla gelerek 3-4 yıl kadar kalan Pierre Gilles (Petrus Gyllus)'un ünlü (ve Kanuni devrinde şehirde bulunan Bizans yapıları ve durumlarını öğrenmek bakımından) çok önemli bir kaynak olan Topografyası'nda bu hastane hakkında Bizans tarihçisi ve devlet adamı Prokopius'a ve Zonaras'a dayanarak yazdıklarını okuyalım: (parantez içindeki açıklamalar bana ait) "... çok yoksul ve hasta insanlar için Sampson adında dini bütün bir hayırsever eski tarihlerde bir şifa yurdu yaptırmıştı. Yapı, isyancıların çıkardığı (Nika İsyanı, 532 yılı) bir yangında kiliseyle (Aya İrini) birlikte yandı. Justinyen hastaneyi daha görkemli olarak yeniden inşa ettirdi. Oda sayılarını arttırdı. Odaları genişletti. Daha fazla hastanın yararlanabilmesi için gelirini arttırdı. Bütün bunlar onun Tanrı adına hayır yapma isteğini tatmin etmediği için hemen karşısına (muhtemelen Soğukçeşme sokağının saray kapısı tarafındaki başıyla Aya İrini'nin güneydoğusuna  tekabül eden alanda) İsodoros'un ve Arcadius'un evleri olarak bilinen iki binayı yıktırarak, yerlerine bir  Ksenodokheion (güçsüzler evi ya da tabhane) yaptırdı."  Öte yandan, kaynaklara bakılırsa, bu hastanenin hemen yanında, aynı Aya İrini külliyesine dahil bir başka mütevazi hastane daha vardı. Eubolos Hastanesi. Ancak bu hastanenin yangından sonra tekrar yaptırılmış olduğuna dair bir bilgi yok. Yazar, ayaklanmayla başlayan yangından söz ederken, bu iki hastanenin hastalarıyla birlikte yanmış olduğunu belirtir. Bu tarihten sonra Aya İrini, Ayasofya'dan sonra kentin ikinci büyük kilisesi olur.


Hatırlarsanız önceki söyleşilerden birinde, mekanların tarihsel devirler arasında süreklilik gösterebildiğini söylemiştik. Bu iddiayı desteklemek adına, Topkapı Sarayı'nın Gülhane Hastahanesi'nin de, Bab-ı Humayun'dan girince hemen sağ tarafta bulunduğunu ilave edeyim. Yani aşağı yukarı Bizans'ın Sampson Hastanesi'nin karşısında yer almaktaydı. 

Şimdi efendim, bugün Ayasofya'nın Soğuk Çeşme Sokağı'na bakan ( bir mezbelelik görüntüsüne sahip[geçen gün Soğukçeşme'den aşağı inerken, müze de mebzul miktarda bulunan güvenlik personelinden bir tanesinin bir bacağı Ayasofya avlusuna kurulmuş açık ve yüksekçe bir lavabo üzerinde olduğu halde abdest almakta olduğuna tanık oldum ]) kuzey cephesinde gördüğümüz 2. Ayasofya binasının kalıntılarıdır. Frej Apartımanından tanıdığımız merhum üstadımız, dostumuz Feridun Dirimtekin'in müze müdürlüğü zamanında yapılmış olan kazılarla ortaya çıkartılmış. Ancak mevcut binanın temellerine kadar uzandığı için daha öte kazılar yapılamamış. Ancak bir ölçü insanı olan üstat ikinci yapının enini kesin olarak tespit etmiş. 60m. Ama uzunluğunu tespit, sözünü ettiğim sakınca dolayısıyla yapılamamış.

Şimdi yukarıda bugünkü Ayasofya'nın 3.bina olarak yine I.Jüstinyen tarafından Nika isyanının bastırılmasından hemen sonra Aya İrini ile birlikte aynı avluda yaptırılmış olduğunu söyledim. 564 yılında, Aya İrini'nin içinde bir yangın daha çıkar. Atrium ve narteks (kilisenin antresi, son cemaat yeri) tamamen yanar. Yine Jüstinyen devreye girer, gereken onarımı yaptırır. Evet Büyük Konstantin bu şehri yeniden kurdu. mamur etti. Gelgelelim, şu Jüstinyen kadar hiç kimse bu şehri İstanbul'a anlamsal değerini kazandıran, her biri sanat eseri,  yapılar kazandırmamıştır. Ama biz  (haydi Konstantin'den vazgeçtik) onun adını bu kentin kenar bir yerinde olsun yaşatamıyoruz. Yazık! Biliyor musunuz, İngiltere'nin York kentinde bile  B.Konstantin'i elinde kılıcıyla otururken gösteren bronz bir heykeli var. 
3.Ahmet Çeşmesi ve Bab-ı Humayun 1865 (Galata ve  Beyoğlu'nda  aynı yıllarda bir dinamizm var. Buradaysa  miskinlik)
Haydi bu da bonus bir fotografi olsun. 1908 Gedikpaşa yangınından sonra  Sabah&Jollier tarafından alınmış bir fotografi. Sultanahmet, eski Firuzağa mahallesi  (Adliye yakınlarından) civarından olmalı. Evler ne kadar iç içeymişler. Ve taş binalar ciddi bir  zarar görmemişler. 

Soğukçeşme sokağından Ayasofya'nın ikinci versiyonun kalıntıları
Ayasofya'nın karşısında şimdi Four Seasons Oteli tarafından gaspedilmiş bulunan alanın  güneydoğusunda (yani Tevkifhane sokağına bakan tarafta) Bizans'ın büyük sarayının ana girişi olan Halke kapısı vardır. Bu kapının hemen üst tarafında 10.asrın ilk yarısında yapılmış bir şapel olduğu biliniyor. 18.asrın sonlarında veya 19.asrın hemen başında Ermeni coğrafyacı İnciciyan tarafından yapılmış yukarıdaki resmi Semavi Eyice bulmuştu.  Bu kilise Osmanlı devrinde Arslanhane ve Nakkaşhane olarak kullanılmıştı. Bodrum hücrelerinde sultanların aslanları vardı. En üst hücrelerinde de  nakkaşlar (minyatür sanatçıları) çalışıyorlardı. Bu yapı 1804 yılında geçirdiği bir yangın sonrasında yıktırılmış. Kilisenin evvelce bulunduğu yeri de kapsayan bu alana sonra ilk Darülfünun binası ahşap olarak mimar Fossati tarafından (1848) inşa edilmiş. İnşaatı hayli uzun sürmüş. Sonra ilk Meclis-i Mebusan binası ardından da İstanbul adliyesi olmuş. 1933'de çıkan bir yangınla kül olmuş. 
Bugün Aya İrini'nin hemen kuzeye Topkapı Sarayı'na ve doğuya, denize bakan yüzlerinin önlerinde bulunan Sempson Zenon adıyla anılan  şifahane/misafirhane ve manastırın kalıntılarını 1928'den sonra aşama aşama yapılan kazıların neticesinde görebiliyorduk. Bu kazılar binayı rutubetten korumak için etrafındaki toprağı kazıp atarak, etrafını boşaltmak amacına da hizmet etmekteydi. 1950'lerin sonuna doğru, yine merhum dostumuz Feridun beyin girişimleriyle kazılar bizim bu kafetarya yapılana kadar göremediğimiz güney ve güneybatı taraflarını (yani Ayasofya tarafını) da kapsayacak surette genişletiliyor. Gelgelim, suru sultaniyi, yani sarayı çevreleyen Fatih'in yaptırdığı surları tehlikeye atmamak için ilerleme kaydedilemiyor. Bugünkü haliyle bırakılıyor. Bununla beraber, kalıntıların Ayasofya avlusuna doğru devam ettiği görülüyor. Söylemeyi unuttuk. Kilise 738'deki ( Mamboury'de bu tarih 740 olarak geçiyor) büyük depremden de ağır yaralar alarak çıkıyor. İmparator 3.Leon (yine bazı kaynaklar da 5.Konstantin'in adı veriliyor) tarafından biraz daha genişletilerek  tekrar onarılıyor.

857 senesinde, yani Bizans kiliselerindeki tasvir kırıcılığı devri sürerken (bu sıralarda İslam artık bir yüzyıl öncesine göre tekamül etmiş, fetihleri izleyen yıllarda, siyasal etkilerinin genişleyip artmasıyla, kendisini teolojik olarak da netleştirmiş ve sadece siyasal olarak değil, teolojik olarak da, farklı yeni bir din olduğuna rakiplerini ikna etmiştir."İslam dünyası" bir vak'a haline gelmiştir. Bizans bu dünyanın sınırlarında yer aldığı için karşılıklı etkileşim kaçınılmaz olmuştur. Bu sıralarda İslam'daki tasvir yasağı Bizans dünyasına da sirayet etmiştir), Aya İrini, yine çok önemli bir teolojik (ve tabii siyasal) tartışma ve mücadelenin adeta kentteki üssü haline gelmiştir. Birbirini izleyen iki Patrikten, tasvir kırıcılık taraflısı İgnatius baskılar altında geri çekilince, tasvir yanlısı yeni patrik Phobius'un anlayışını doğru bulmayan İgnatius'a bağlı piskoposlar Aya İrini'de bir araya gelerek Phobius'un aforozunu talep etmişlerdi. Roma'daki  Papa ve İstanbul'daki yeni patrik, hıristiyanlığın İslam etkisi altına girme eğiliminden kaygı duymaktaydılar. Bir süre sonra İstanbul'da toplanacak bir başka Konsil tasvir kırıcılığı devrine son verecektir.

Bu kilise Yunan haçı tabir edilen şekilde yapılmış ilk kilise olma özelliğine de sahiptir. Basilik mimari tarzla Yunan haçı formu ilk kez bu yapıda birlikte tatbik ediliyor. Bugüne intikal etmiş atriumlu (Mimari lisanda çevresi revakla çevrili avlulu bir mekan anlamına geliyor. İçine girmiş olanlar gözlerinde canlandırsınlar) tek Bizans kilisesidir.

Bununla birlikte, nedense bu kilise arkeologlardan, sanat tarihçilerinden, mimarlardan pek ilgi görmemiştir. Kilisenin etrafında yapılmış kazılarda bulgular hiç bir zaman doyurucu şekilde izah edilememiş, yeniden sanal bir yapılandırması gerçekleştirilememiştir. Yani, etrafındaki yapıların mimari özellikleri ve işlevleri izah edilememiştir. Bir maket halinde iyi tanımlanamamışlardır. Ben araştırdım. Bulamadım. Herhalde Topkapı Sarayı avlusunda cephanelik işlevi görüyor olması ya da saraya dahil bir bina olduğu için Osmanlı devrinde 2.Meşrutiyet'e kadar kilisede inceleme yapılmasına sıcak bakılmamış olmasıyla alakalıdır. Millingen bunu teyit ediyor. Hatta 1848'de Fossati Ayasofya'ya bakım yaparken bir batılı araştırmacı, Fossati'nin aracılık etmesiyle, kilisenin mimari özelliklerini ve son halini tespit etmek için bir izin koparmış. Gelgelelim bu izin çok kısa süreli ve kısıtlı olmuş.

Bugün konser salonu olarak kullanılan kilisenin içinde yer alan balkonun özgün yapıyla hiç bir alakası yoktur. Muhtemelen müzeye dönüştürüldüğü sırada ilave edilmiştir. Bugünkü giriş kapısı da öyle. Muhtemelen ana giriş batıda idi. Bir başka noktada, özellikle kilisenin kuzey ve doğu kısımlarında görülen güçlendirici payandaların Ayasofya'daki orjinal tuğla payandaları hatırlatıyor olmasıdır. Adeta aynı ellerden çıkmış gibi. 

Dışardan bütün Bizans kiliseleri gibi sade ve mütevazi görünüme sahipken, bütün Jüstinyen yapıları gibi içerileri süsleme sanatının zengin ve göz alıcı malzemeleriyle dekore edilmiştir. Bu yapıda da bugün  çoğu yok olmuş zamanının seçkin mozaik ve mermer işçiliği örneklerinin kullanılmış olduğu biliniyor. Bugün bu göz alıcı mozaikleri kısmen kilisenin apsis kısmında temaşa etmekteyiz.Burada bulunan büyük haça beş altı (belki daha fazla) basamakla çıkılır. Bu, İsa'nın Golgota tepesinde çarmıha gerilmiş olmasını temsil ediyor.1936'dan itibaren yapının -resimlerde gördüğünüz- güneyinde yapılan kazılar sırasında mozaikler, çanak çömlek, mermer sütunlar bulunmuş.

Kazılarla birlikte toprak altında kalmış pencereler dolayısıyla bodrumu ya da bodrum galerileri olduğu da anlaşılmıştır. Bu yapıya ilerde yine döneceğimizi umuyorum. Yalnız şunu da hatırlamışken söyleyeyim. Bu Sampson Zenon kompleksinin bulunduğu sahanın altında,( halen Topkapı Müzesi'nde görevli olan en eski arkeologlardan, saray civarındaki kazılara katılmış uzmanlardan olan Prof Hülya Tezcan hanımefendinin değerli kitabından [Topkapı Müzesi  Çevresinin Arkeolojisi]  okuduklarımdan belleğimde kalmış) geniş bir sarnıç vardır ki, Soğukçeşme sokağı evlerinin bir kısmının  altına kadar gider. Okuduklarımdan sandalla dolaşılabilecek kadar geniş ve yüksek bir sarnıç olduğu aklımda kalmış. Hatta o suyun üzerinde bulunan evlerde oturanlar buzdolabına ihtiyaç duymazlarmış.

Bu kilisenin şifalı bir suyunun olduğu ilgili Bizans kaynaklarında bahis konusudur. Binanın yanında bulunan ve aşağıya inen merdivenlerden herhalde "şifalı" su kaynağına iniliyordu. Nitekim, Prof Eyice (Istanbul: Petit Guide A Travers Les Monuments Byzantins et Turcs)adlı kitabında,  1928-9 yıllarında yapılan kazı çalışmaları sırasında L şeklinde üç odalı büyük bir sarnıca rastlanmış olduğunu belirtiyor. Benim çocukluğumda, kilisenin güneydoğusunda yerde bulunan her daim kilitli saçtan bir kapağın muhtemelen o yıllarda sarnıçla yukarıdan ulaşımı sağlamak amacıyla yapılmış olabileceğini tahmin ediyorum. Halen civardaki yeşil alanların sulanmasında bu sarnıçlardan istifade ediliyor olabilir. Bu arada, Suru Sultani, Ayasofya ve bu yapının görsel bütünlüğünü aradaki bir "taş perde" gibi  bozuyor. Bu gözlemimi de geçerken aktarmak istedim. 

Kilisenin güney cephesine doğudan bakış

güneydoğudan güneybatıya bakış

eski silah ya da asilah arabası aksamı  ve bir salon izlenimi veren  öndeki kalıntı

Kiliseyle bağlantılı bir dehliz olsa gerek

güneyde arkalı önlü odalar

Güneyde muhtemelen binalar kompleksini bibirine bağlayan bir kapı ya da giriş  duvarı

Bu sütunlar bir atriumun  bakiyesi olabilirler mi?


Osmanlılar bolca duvar örmüşler










Kilisenin güneybatısından güneydoğusuna uzanan tuğla su ya da pis su  borusu diyelim. Büyüterek bakınız. O devirde böyle bir altyapı...

Kilisenin güneydoğusu

Muhtemelen üzerinde bir silahın yer aldığı atla bir tür araba

Bodrum kapı ya da penceresi

Müzeden geriye kalan bir silah aksamı olabilir mi?


Kilisenin doğusunda yer alan kalıntılar. Hemen önde bir kaide üzerinde durduğu nu tahmin ettiğim geniş bir sütunun bakiyesi

Aya İrini güneydoğusu. Çok önceden yapılmış kazılarda ortaya çıkarılmış kalıntılar.

Aya İrini Topkapı Müzesi tarafından. Arkada Ayasofya

Aya İrini arkamızda kalıntılar hemen surun yakınına kadar uzanıyor.Duvarın çökmemesi için daha ilerisi kazılmamış.Suru Sultani'nin bu taraflarında da saraya alınan ilk devşirme çocuklar kariyerlerine başlarlardı. Kafaları kazıtılır. Uzun beyaz bir entari giydirildi. başarılı olanlar için buradan Saray'a doğru basamak basamak ilerleme başlardı. 

Bu bonus bir fotografi. Topkapı Müzesi bilet gişelerini geçince hemen sağda bulunan meşhur Cellat Çeşmesi.Bu çeşmede ne kelleler uçurulmuştu. Ne sadrazamlar, vezirler,ağalar... Kan bu kurnalardan suya karışıp akar giderdi. Cellat kanlı baltasını, kasaturasını ya da usturasını bu çeşmede yıkar. Yalağın yanında bulunan sutunumsu taşta da ("ibret taşı") kesik kelleyi ibrest olsun diye teşhir ederdi.
Kilise, Osmanlı devrinde camiye çevrilmiyor. Silah ve askeri mühimmat deposu olarak kullanılıyor. O zaman büyük cebehanenin (Yerebatan Sarayı civarında idi) bir bölümünü teşkil eden  "İç Cebehane" (cephane) olarak anılıyor. Lale Devri'nde, savaş meydanlarında savaşılan ülkelerden elde edilmiş silahların ve askeri teçhizatın sergilendiği bir tür depo/müze işlevi görüyor ("Dar-ül-eslaha" =silahane). Tanzimat'tan sonra artan silah ve mühimmat miktarıyla birlikte "Harbiye Ambarı" haline geliyor. Sonra da tarihimizdeki ilk müze olarak düzenleniyor. 1850'lerde önce "eski silahlar müzesi" oluyor. 1860'larda ilk Arkeoloji Müzesi bu binada, Mecma-i Assarı Attika  (eski eserler müzesi) adı altında faaliyete geçiyor.Arkeoloji Müzesi yeni binasına taşındıktan sonra burası 1939 kadar Askeri Müze olarak kullanılıyor. Eskiden kilise önünde sergilenen toplar işte o müze günlerinden kalma idi.  Şimdi de fotografilerde  muhtemelen eski top ya da benzeri bir silahın aksamı olabilecek iki parça görüyorsunuz. Benim lise yıllarımda bunlardan içeride daha fazla vardı. Bir de, adam boyundan büyük küpler olduğunu, kalın demir zincirlerin varlığını hatırlıyorum. Buralara vakit bulursak tekrar döneceğiz.  
Bu resim A.Millingen'in Byzantine Churches in Constantinople adlı  1912 'de basılmış  kitabından alınmadır.Resme dikkatle bakınız. Burada kilisenin güney yüzünü görmektesiniz. Yani Ayasofya tarafını. Resmin altında, son pencere dizisinin altında, siyah çizgi o  gün(büyük ölçüde bugün de) toprak yüzeyinden görülebilen kısma işaret ediyor. Hemen onun altında iki adet kapı görmektesiniz. Bunlar Ayasofya'nın avlusuyla bağlantıyı sağlayan geçitler. Cumhuriyet döneminde kazı yapanlar, suru sultaniye zarar vermemek için kazıları sürdürmemişler. Bu resimde iki kilisenin geçitlerle birbirlerine bağlanmış olduğu görülüyor. Bu arada dikdörtgen ya da kare camların Türk devrinde yapılmış olduğunu, özgün camların üst kısımlarının yarım daire şeklinde olduğunu belirtelim. 

Yine Millingen'in aynı kitabından alınmış bir başka resim. 

Bu resim 1877 tarihli A.G Paspates'in Byzantinai meletai'sinden. Arkada Bab-ı Humayun ve Ayasofya. Dikkat edilirse, doğu tarafında apsis görünmüyor. Önünde müze için ilave edilmiş bina kısımları var. 
Kilisenin Batı yüzü (yani Alay Köşkü tarafı). Oraya bugün gerek Suru Sultani ve gerekse Darphaneyi Amire dolayısıyla geçemiyoruz. Resme dikkatli bakılırsa, kilisenin bu cephesinin hemen hemen zemininin toprak seviyesinde bulunduğu, yani toprağa gömülü önemli bir kısmının olmadığı görülüyor. Resim yine Millingen'in kitabından. Alttan geçen ve toprak yüzeyini gösteren siyah çizgiye dikkat ediniz. Bir başka önemli nokta, kapıdır. Bu muhtemelen ana giriş kapısıdır. Atriumlar kuzey ve güneyde olduğuna; apsis, hıristiyan kıblesi (Kudüs) tarafında, doğuda olduğuna göre giriş batıda olmalıdır. Öte yandan bu resimde de bariz olarak görülüyor. Kilise Türk devrinde kullanım amacı doğrultusunda bir çok müdahaleye uğramış. Pencereler ve kapılar duvarlarla örülmüş. Tonozlar meydana getirilmiş. Bu müdahaleleri bütün cephelerde görmek mümkün. 

1 yorum:

  1. Hem de bilinen bir tarih ancak bu kadar saptırılabilir, darphane burası, Ortaylı'ya katılmamak elde değil, gerçekten cahillikte çaba istiyor, fotoğrafı çekerken yakınındaki lise mezunu güvenlik görevlisine sorma zahmetine katlanmış olsaydınız o kalıntıların silah parçası değil darphanenin dökümhane araçları olduğunu öğrenebilirdiniz. :)

    YanıtlaSil