19 Şubat 2012 Pazar

İstanbul Gezileri 11 : KARAKÖY'DEN TOPHANE'YE 1

Mamboury'nin kitabından 11.yy İstanbul planı. 1)Ceneviz bölgesi 2)Pisalıların bölgesi3)Amalfililerin yerleşim yeri 4)venediklilerin yerleri 5) Karay yahudilerinin mekanı (hemen 3'ün altında). Prosphorianos bugünkü Sirkeci.Neorion, liman anlamına geliyor. Bugünkü Eminönü'nün grekçe adı. Perama, karşı yakaya geçiş yeri anlamına geliyor. Karaköy köprüsünün sol tarafı genel olarak bu isimle anılıyor. İki yaka arasında çalışan sandallar bu alanda bulunuyorlardı. Yakın zamana kadar da öyleydi. 
Bugün Karaköy'de dolaşacağız. Bu gezimiz biraz kapsamlı olacağından iki bölümde gerçekleştireceğiz. Daha önceki gezilerimizde, yeri geldiğinde belirtmiş olduğum gibi, Galata Köprüsü'nün Eminönü'nün karşısına rast gelen  kısmını toptan Karaköy olarak çağırmak doğru değildir. Bu eğilim, 6-7 Eylül tertibinden sonra teşvik edilmiştir. Haliç'in bu yakasını genel olarak Galata olarak çağırıyoruz. Karaköy, Galata'nın bir bölgesi ya da bir semtidir.  Özgün olarak Karaköy olarak adlandırılan mahal, Köprü'nün Galata tarafındaki ucunda bulunan,  bugün artık meydan özelliğini kaybetmiş caddelerin kesişme noktasını içeren sahayla beraber, yine  Köprü'nün Eminönü'nden gelirken sağ tarafına düşen cadde ve sokakları içerir. Rıhtım Caddesi, Kemankeş Caddesi, Galata Mumhanesi Caddesi, Necatibey Caddesi  ve Kemeraltı başlıca caddeleridir. Bu sonuncusu, Karaköy'ün alt sınırı olan denize göre üst sınırını teşkil eder. Batı'daki sınır bugün Karaköy Meydanı olarak çağırdığımız Köprü çıkışını karşılayan alana tekabül eder. Bu meydanı, Köprü'den gelişte, sol tarafta  çevreleyen, eski Makaracılar sokağı, Fermeneciler sokağı, S.Evren Caddesi, Tersane Caddesi, Voyvoda caddesi, ve Köprü'nün tam karşısına denk gelen Yüksekkaldırım'ı Karaköy'e  dahil etmek doğru değildir. Onlar genel olarak Galata'nın sokak ve caddeleridir. Tabii eski zamanlarda Galata'daki bir çok yer için farklı adlandırmalar yapılırdı. Bugün bunlar, büyük ölçüde,  unutulmuştur. Örnekse, "Balıkpazarı", "Lonca" gibi isimler. Sadece "Perşembe Pazarı" adı halen varlığını sürdürmektedir. Popüler olarak, Köprü çıkışının sol tarafları, genel olarak, Perşembe Pazarı olarak adlandırılmaktadır. Oysa Perşembe Pazarı, Tersane Caddesinin Tünel'den sonraki ve Tünel tarafındaki belli kısımları için doğru bir adlandırmadır. Voyvoda caddesi ve Tersane caddesi arasında kalan kısımlardır.


Karaköy'ün kuzeye doğru sınırı, Kemankeş Caddesi'nin eski Denizciler Hastanesi ve eski Posta Dağıtım Merkezi'nin bulunduğu binanın sonunda ; Necatibey ve Galata Mumhanesi caddelerinin benzinlikten önceki kısmında, yada sağdaki Dericiler sokağı hizasında biter. Kaba hatlarıyla, Köprü çıkışının batısı ve kuzeyi (tüm yamaçlar ve tepeler) Karaköy'e ait değildir. Genel olarak Galata demek daha isabetli olur.  Doğusu, rıhtımla Kemeraltı Caddesi (bu caddenin eski adı Ermeni Kilisesi Caddesi idi) arasındaki (Kılıç Ali Paşa Camisi'nden önceki benziliğe kadar) alan Karaköy'dür. Köprü çıkışındaki meydan, meydanın hemen solunda, üzerinde Selanik pasajının da bulunduğu setüstü, sonradan adı Haraççı Ali Sokağı olarak değiştirilen, eski Domuz Sokağı da Karaköy'e dahildir.Galata'nın üst sınırı da Beyoğlu Tünel'dir. Sonradan adı Meşrutiyet Caddesi olan eski Tepebaşı caddesi ve Sıraselviler Caddesi arasında kalan kısım da Beyoğlu'dur.Beyoğlu'nun kuzeydeki sınırı da Taksim Meydanı'dır.

Şimdi Büyükşehir Belediyesi'nin organize ettiği 2010 Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde yayınlanımış, yazarı Gönül Kıvılcım olan "Yaşayan Tanıklarıyla Karaköy" kitabında Eminönü'nden gelirken Köprünün karşı ucunda yer alan tüm alan Karaköy'dür. Olmaz böyle şey! Yazar, neredeyse her sayfasına bir fotografisini koyduğu kitabında, aynı yer için keyfi olarak bazen Karaköy bazen Galata adını kullanmaktadır. Hatta yazar, Evliya Çelebi'nin bura halkı için kullandığı "Galata kavmi" adlandırmasını bile "Karaköy kavmi" haline dönüştürüyor. Hem de bir üst satırda, Çelebi'nin "Galata kavmi" ifadesine referans vererek.Kitapta "Karaköy kavmi" diye bir bölüm var. Olmaz öyle şey! Bu kitapta  ne yazık ki çok yanlışlar var. Belki tanıklıklarına başvurduğu kişiler ve belki kendisini finanse eden belediye görevlileri yanıltıyor. Bilemiyorum. Her hali kârda sorumluluk yazarındır. Yazarın entelektüel arka planın sağlam olmadığı anlaşılıyor. Mesela burada gezilerimizden birinde aktardığımız Fatih Mehmet'in Galata'daki Cenevizli genç bir keşişe ithafen yazmış olduğu şiirindeki "bağlamaz Firdevse gönlünü Kalata'yı gören" dizesinden hareketle, Sultan'ın bu şiiri Galata Kulesi için yazmış olduğunu söylüyor. Bir Kule'ye şiir dizen şair var mıdır bilemem , ama Fatih'in yazmadığı kesin. Şimdi,  Karaköy Galata'dadır. Onun içinde yer alan bir mahaldir. Öyleyse, bütün Galata'yı Karaköy diye çağırmak doğru değildir.

Bu Büyükşehir Belediyesi'nin hali pür melalini göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir. Elbette tarih bilinci olmayan bu adamlar kentin tarihsel dokusuna sahip çıkamazlar (rantçı adamların böyle bir derdi olmaz zaten), hafızasına kast ederler. Onların bütün tarih bilgisi, "cennet mekan Abdülhamid Han" edebiyatından ibarettir.  Tabii bu edebiyatları da tekmili birden "Kara Murat " tefrikası kalitesindedir.  

Galata Köprüsü, Haliç'teki ilk köprü değildir. 19yy'da burada ilk inşa edilen köprü, 1836 tarihinde açılan, bugünkü Unkapanı Atatürk Köprüsü'nün (60'lı yıllara kadar adı "Gazi Köprüsü" ydü) bulunduğu yerdedir. İlk yapıldığında adı, Hayratiye Köprüsüdür. Sonra esaslı bir onarım geçiriyor ve adı Mahmudiye Köprüsü olarak değiştiriliyor. 1845 yılında öncekine benzer ama dubalar üzerinde hareketli bir köprü bugünkü Galata Köprüsü'nün bulunduğu yerde yapılmıştır. Bu köprü Kasımpaşa Tersanesi'nde inşa edilip, yerine çekilmiştir. Adına "cisr-i cedid" ("yeni köprü") denmiştir. Bu ahşap köprü bir çok kez onarım görmüş ve sağlamlaştırılmıştır.  Topkapı Sarayı resmen terkedilip(1857), Dolmabahçe Sarayı kullanılmaya başlanınca, eski saraya yakın olan hükümet konağı ("Babıali"), yeni saraya uzak kaldı.Yani "siyasal kent"in yeri değişti. İletişim, ulaşım zaman alıyordu. Üstelik bu durum köprü trafiğinin yoğunlaşması gibi bir sonuç da yaratıyordu. Mevcut köprülerin yeniden inşası gündeme geldi. Bu kez hem Unkapanı'ndaki hem de Galata'daki (aslında bu köprünün adı Karaköy Köprüsü'dür) yabancı firmalara ihale edilerek kısmen demirden yeniden yaptırıldı. 1870'lerin başında her iki köprü de yenilenmişti. Yeni Karaköy köprüsünün adı Valide Sultan Köprüsü olmuştu (Bizim bugün "Yenicami" dediğimiz caminin eski adı Valide Sultan Camisi idi. Köprünün bu camiye yakınlığı dolayısıyla bu ismi almış olduğu tahmin edilebilir). Gelgelelim, tramvayın kullanıma girmesi, Galata ve Karaköy civarında artan ekonomik ve sosyal dinamizm, sarayların ve devlet ricalinin konutlarının tamamen Boğaziçi istikametinde yer almaları nedeniyle, 2.Meşrutiyet'ten sonra, yönetimin siyasal tercihlerini de yansıtır şekilde,  1912 yılında, yeni Galata Köprüsü Alman MAN şirketine ihale edilerek, dubalar üzerinde taşınan çelikten yapılmış sağlam bir köprüyle değiştirildi. Dalan vandalizmine kadar kullandığımız köprü oydu.

1880'lerde ve 90'larda Osmanlı İstanbul'u ziyaret edip bir yıl kadar burada kalmış (hatta ilk gelişinde 1884'de burada bir katolik hanımla evleniyor) Amerikalı yazar Francis Marion-Crawford (1854-1909) anılarında, zamanın ağır çekim aktığı, bir miskinler şehri görmeyi beklerken, tersine, çok canlı ve dinamik bir şehir olarak bulduğu İstanbul'da, Galata Köprüsü'nden kaba bir hesapla günde aşağı yukarı 28 bin kişinin geçtiğini belirtiyor. Şimdi sözü ona bırakalım : " ....Bu köprünün San Francisco'dan Pekin'e bütün dünyada bir benzeri yok, öylesine göz kamaştırıcı, öylesine hayat dolu, üzerindeki kalabalığın her bir parçası diğerinden öylesine farklı, öylesine sıra dışı ve büyüleyici ki!......Sürekli ileri geri akan arı kümelerine benzeyen ve her saniye gözünüzün önünden geçen bu sayısız insandan yarım düzinesinin kendine özgü yanlarını saptamak, hayatları üzerinde tahmin yürütmek ..... için en ufak bir girişim bile hayal gücünüzü zorluyor." ( F.Marion-Crawford: 1890'larda İstanbul, T. İş Bankası Yayınları s.21-22). Yazar, bu satırları Köprü'nün Karaköy başında, sol tarafta bulunan ve şehrin yabancıları tarafından pek bilinmeyen, kuytuda kalsa da,  üç taraftan manzaraya hakim bir kahvehanede yazdığını söylüyor.

Bu aynı noktada Bizans devirlerinde var olan köprü ya da köprülerden kimi tarihçiler söz ediyorlar. Ama bu konuda kesinlik mevcut değildir. Bu köprü yeri konusunda,  Haliç'in bir çok değişik noktalarının adı geçiyor. En çok telaffuz edilen, Justinianos Köprüsü'dür. Bu köprünün bugünkü Ayvansaray'da bulunan köprüye yakın bir yerde olduğu iddia ediliyor. Değerli araştırmacı Janin, bu köprünün ancak Kağıthane deresi üzerinde kurulmuş olabileceğini kaydediyor (R.Janin: Constantinople Byzantine, Paris 1964). Bizans devrinde kenti ziyaret eden, aralarında Tudelalı Benjamin(12.yy), İbni Battuta (14yy), Gyllius (16yy) gibi sözlerine itibar edilir kaynaklar, Haliç üzerinde bir köprünün varlığını doğrulamıyorlar. Daha önce bu şehirden geçmiş Ermeni, İtalyan, İspanyol din adamları ya da hacıların hatıratlarında da burada bir köprünün varlığı teyit edilmiyor. Gelgelelim, Gyllius yazın hava açık ve su berrak olduğunda Haliç'in Eyüp tarafında su altında kalmış, muhtemelen bir köprünün ayaklarına ait kalıntıların su yüzeyine aksettiğini söylüyor. İstanbul, Bizans devrinden önce ve sonra  işgal edilmek istenirken, kuşatma organize eden Makedonlar, Avarlar gibi topluluklar askeri amaçlarla Haliç üzerinde kalıcı olmayan köprüler inşa etmişlerdi. Bunların kalıntıları da sular altında kalmış olmalıdır. Su yüzeyine akseden kalıntılar Justinianos Köprüsü'nün bakiyesi de olabilirler tabii. 

1870'lerde demir ve ahşap malzemeden yapılmış Valide Sultan Köprüsü 



Köprünün Eminönü çıkışı 1930'lar. Sağda görülen ücretli geçiş günlerinden kalma kulübeler 60'lı yıllarda, ve Eminönü ve köprü civarındaki tramway rayları 70'lerin sonuna kadar görülebiliyordu. 





Hareket Ordusu'nun köprüden geçişi (Bu tablo kimin bilmiyorum. Bir eskicinin vitrininde gördüm) 




Erken Bizans devrinde, daha önce bir çok kez belirtmiş olduğum gibi buralar bağ,bahçe, bostandı. Hatta daha Bizans ortada yokken, milattan önce 7. yılda veya milattan sonra 17.yılda Byzantion'u, Galata ve civarını gören ünlü  Amasyalı coğrafyacı Strabon (ölümü MS. 24 ) buradan, "incir ağaçlarıyla kaplı bir orman" diye söz eder (Kadıköyü anlatırken de, denizden biraz içeride bulunan bir tatlı su kaynağında -Kurbağalıdere olmalı- çok miktarda küçük timsah yaşadığını söyler. Bu timsahlar hala yaşıyor olsalardı, derenin bu kadar kirletilmesine herhalde izin vermezlerdi). Şehrin henüz Byzantion olduğu devirde de burada yerleşim vardı. Hatta (muhtemelen) bugünkü Rüstempaşa ( Kurşunlu Han)  yakınlarında bir pagan tapınağı bulunduğu söylenir. Bir çok kez yinelenen vak'a dolayısıyla bildiğimiz gibi, hıristiyanlar ya bu pagan tapınaklarını dönüştürmüşler ya da kiliselerini onların kalıntıları üzerinde inşa etmişlerdir. Galata'da ilk hıristiyan yerleşimi de MS 2yy sonlarındadır.

I.Justinianus devrinde (527-565) şehrin genelinde cerayan eden imar hareketlerinden bu bölge de nasibini aldı. Buradaki kıyı surları ilk kez o zaman inşa edildi. Köprünün hemen Karaköy çıkışında, aşağı yukarı bugünkü meydanın ortasına denk gelen bir yerde bulunan kapıya da, buranın kırlık yapısına atfen muhtemelen "Hori" (yunanca "köy" anlamına geliyor) kapısı adını vermişlerdi. Cenevizlilerin buraya yerleşip, surlar örmeye, kapılar yapmaya, mevcutları elden geçirmeye başlamalarıyla,  bu kapıya kendi dillerinde "parlayan", ışıldayan", "berrak", net olarak görülebilen" kapı anlamlarına gelmek üzere(öyle tahmin ediyorum), Porta Chiara adını  verdiler.  Bu isimlendirme, kapının günün belli saatinde güneş ışığını tam karşısından alarak yansıtmasıyla alakalı olabilir. Bu İtalyan adlandırmasından sonra Yunaniler de onun "chiara" kısmını benimsemiş olmalılar." Öte yandan, "khiara" nın Rumcada bir karşılığını da bulamadım. "Yabancı" İtalyanlarla değil, ama geçmişi İstanbul'un fethinden yüzyıllar öncesine dayanan yakın temaslar, iç  içe yaşamlar dolayısıyla Rumlarla çabuk kaynaşan,onların diline aşina  Türkler de, çok sayıda başka yer adlandırmalarında yapmış oldukları gibi, Rum çağırışını referans alarak, kapıya izafeten "Karaköy" ismini türetmiş olmalılar.

Bu Karaköy adıyla ilgili olarak başta Prof İlber Ortaylı olmak üzere pek çok tarihçinin bu mahalde yerleşik Kırım kökenli bir Yahudi cemaati olan Karayları sorumlu tutmaları pek gerçeği yansıtmıyor. Bu mahalde en erken Bizans devirlerinden itibaren bir yahudi yerleşimi var. Bu yerleşimin erken zamanlarda bugünkü Azepkapısı ve Perşembe Pazarı arasındaki alanda yoğunlaşmış olduğu biliniyor. Tudelalı Benjamin 1170 yılındaki ziyareti sırasında Pera'da 2500 civarında yahudinin yaşadığını ve bunların  500 kadarının Karay olduğunu söylüyor. Ve ilave ediyor, "bu 2500 kişi içinde sadece imparatorun da doktoru olan Salamon adlı bir yahudi ata binme hakkına sahipti" (Ortaçağ'da İki Yahudi Seyyahın Avrupa, Asya ve Afrika Gözlemleri, Kaknüs Yayınları, 2001) . Söz konusu Türk tarihçileri muhtemelen iddialarını bu kaynağa dayandırıyorlar. Hepsinden önce bu rakamlar yuvarlanmış izlenimi veriyor. O devir Galatasının yahudi nüfusu  biraz abartılmış gibidir. Sonra yahudi seyyah, "Karay" adına referans veren bir yerde yaşadıklarını söylemiyor. Pera'da diyor. Henüz Galata adıyla bile çağrılmayan bir zamanda. Bilindiği gibi Türkler genellikle, zaten adı olan yerler için yeni adlar üretmiyorlar. Yerleşik adı kendi dillerine en kolay gelen şekilde telaffuz ediyorlar.

Sonra, İstanbul tarafında, Eminönü'nde, özellikle Bahçekapısı ( Bugün Yenicamiye bitişik Valide Sultan kasrının Nimet Abla gişelerine bakan tarafında gördüğümüz sur duvarı bakiyesi, yakınlarda bulunan Bahçekapısı adlı kapıyla bağlantılıydı. Bu kapının müslüman halk arasındaki adı "çıfıtkapısı" idi. Yani [anti-semitist bir imayla] "Yahudi kapısı". Hatta Yenicami inşa edilirken yerinde ve etrafında bulunan yahudi evleri ve dükkanları istimlak edilmiş, onlara Küçükpazar, Balat, Hasköy civarları yeni yerleşim yerleri olarak gösterilmişti. Bahçekapısı'nda, Hidayet Camisi'nin Bahçekapısı'na doğru bir blok altında bulunan eskiden Taksim dolmuşlarının kalktığı yerin hemen köşesindeki eski Ege Lokantasının bulunduğu yerde de bir sinagogları vardı) ve Yemiş İskelesi arasında kalan alanda da bir Yahudi varlığı söz konusuydu. Buradaki Yahudi varlığının geçmişi de erken Bizans devirlerine kadar uzanmaktaydı. Bizans devrinde Yenicami civarındaki yahudiler Karay idiler. Karaköy'de bir Karay cemaatinin varlığına değinen bilinen en eski ve tek kaynak yukarıda referans vermiş olduğum Tuledalı Benjamin. Ancak Yenicami arkalarında bir Karay varlığını teyit eden bir çok kaynak var (bkz. Bizanslı tarihçilere ve seyyahlara referans veren Mamboury a.g.e). Müslüman halkın Galata'ya nispeten yoğun olduğu bu mahalde Karaylara referans veren bir adlandırmanın yapılmamış olmasını nasıl izah edeceğiz? Bundan başka, 17.yy'da şehrimizi ziyaret etmiş Karay seyyahlar, şehirdeki bütün Karay cemaatinin Hasköy'de meskun olduğunu belirtirler. Bunlar da muhtemelen 17.yy'da Yenicami yapılırken yerlerinden yurtlarından edilmiş yahudilerdi. Mesnetsiz Karaköy-Karay ilişkisini kuran tarihçilerimiz bu iddialarında ısrarcı olmaktan vazgeçmelidirler.Tarihçinin işi popüler şehir efsaneleri yaratmak değildir.Sonra müslüman ahali, yahudiye yahudi ya da pejoratif imayla "çıfıt" der. Karay, Eşkenaz, Sefarad diye çağırmaz. Yahudi cemaatiyle ilgili olarak, 16.yüzyılın sonlarına doğru Alman elçilik heyetiyle birlikte Istanbul'a gelen Salomon Schweigger, çok önemli eseri Sultanlar Kentine Yolculuk'da (Kitap Yayınevi, 2004), Galata'dan söz ederken, burada Rum nüfusun yoğun olduğunu, anlamlı miktarda bir Yahudi nüfusun meskun olmadığını söyler. Kent genelinde Yahudi nüfusun 20 binden az olmadığını belirtir. Oransal olarak Galata'daki varlıklarının pek az olduğuna işaret eder.

Milliyetçi mukaddesatçı  tarihçiliğin sefaletine bir başka örnek olması için Karaköy'ün ismiyle ilgili olarak, kimi yazarların lüks baskılı pahalı kitaplarında, yine Arap parmağının telaffuz edildiğini de geçerken belirtelim. Buna göre, Araplar şehri kuşatma planları çerçevesinde, bu tarafa yerleştiler. Kuşatma uzun sürünce telef olmaya başladılar. Kuşatmayı kaldırma kararı aldılar. Giderlerken arkalarında bıraktıkları bu mahale "kahırlı yer", "kahreden yer"  anlamında "kahr" kökünden türettikleri bir isim verdiler. Bu isim sonradan Karaköy oldu.

Konstantinopolis'de altmış yıla yakın bir zaman sürmüş Latin işgalinin sona ermesiyle birlikte (1261), işgal sırasında tarafsız kalmış Cenevizliler ve Bizans devleti arasında Nif'de (İzmir Kemalpaşa) yapılan bir antlaşmayla, Cenevizlilerin Galata'da imtiyazlı yerleşimlerinin önü açılmış oldu. 1267 tarihinden itibaren Cenevizliler bu bölgede giderek yoğunlaştılar.Bir kez daha yineleyelim. Şehirde kendilerine tanınmış çeşitli ekonomik ve siyasal imtiyazlar nedeniyle yaşamakta olan Türk dahil, bir çok yabancı uyruklu topluluklar bu tarihten yüzyıllarca önce bile mevcuttu. Venedik, Amalfi, Cenova, Pisa gibi ekonomileri deniz aşırı ticarete dayanan şehir devletleri ortaya çıktıklarında, Karadeniz ve Akdeniz'i birbirine bağlayan önemli bir geçiş noktası olan Konstantinopolis'te bir varlık haline gelmeye başladılar. Justinyen devrinde Galata'da yerleşik İtalyan tüccar olduğu biliniyor. 991 yılında, Venedik, Amalfi, Lombardiya gibi devletlerin ve yahudilerin birtakım ticari ayrıcalıklar elde ettiğini öğreniyoruz (Mamboury, a.g.e). Bu şehir devletleri ticari serbestinin yanı sıra belli bölgelerde oturma, liman ya da iskeleler, depolar, dini mabetler, pazar yerleri kurma haklarını elde etmişlerdi.

Tabii başka topluluklar da vardı. Ancak bunlara kolonileşme hakları ya da uzun süreli ikamet olanakları verilmemiş, kısmen ticari imtiyazlar tanınmıştı.  Mesela, 12.yy'da Almanlar; 10.yy'dan itibaren Bulgarlar ve Beşiktaş civarında depoları ve iskelesi daha sonra Haliç'in İstanbul yakasında dükkanları bulunan Ruslar; 14.ve 15.yüzyıllarda, latin haçlı seferinin sonuçları arasında görülebilecek, Marsilyalılar, Montpellierliler, Narbonlular, Anconalılar, Floransalılar, Katalanlar gibi Latin toplulukların  Galata bölgesindeki faaliyetleri biliniyor. Bizans'ın Osmanlılar tarafından fethinden biraz önce de Tuna boylarında ticaret yapan Hırvat Ragusalılar bazı ayrıcalıklar elde etmişlerdi.

Bunlardan başka önemli sayılabilecek bir müslüman nüfus da 8.yy'dan itibaren şehirde yer edinmişti. Büyük çoğunluğu Araplardan oluşuyordu. Sadece tüccar değil, Arap mahkumlar ve köleler vardı. Bunların dinsel ihtiyaçları için zaman zaman cami ya da camiler yapılmış. Bu yapılar genellikle  ayaklanmalar sırasında yıkılmıştı. Mesela Irak'taki Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Tuğrul beye saygısını göstermek için Bizans imparatoru Constantin Monomac'ın İstanbul'da  müslüman nüfus için bir cami yaptırmış olduğunu kesin olarak biliyoruz. Bu cami 1201'deki ayaklanma sırasında yıkılıyor. Daha öncesinde, II. İsak Alexios zamanında (1185-95) ve onun tarafından, Sultan Selahattin Eyyubi'ye şirin görünmek için müslüman tüccarın yoğun olarak görüldüğü bugünkü Perşembe Pazarı civarında inşa ettirilmiş olduğunu (Arap Camisi ile bir ilgisi yok)  da Papa 3.Innocent'in 1210 tarihli bir mektubundan anlıyoruz (bkz R. Janin: Constantinople Byzantine, Paris 1964 ). Bir süre sonra zaten Latin Haçlı Seferi'yle (1204) Konstantinopolis düşüyor. Bizans devletinin yanında savaşan müslüman nüfusun evleri yıkılıyor. Depoları yağmalanıyor. Camisi de yakılıyor.

İşgalden sonra 8.Mihail Paleologos, Memluk Sultanı Baybars'ın talebi üzerine 1262'de yeni bir cami inşa ettirdi. Şehirde başlatılan mütevazi  bayındırlık faaliyetleri çerçevesinde,  müslüman mahallesi batıya taşınmıştı. Söz konusu cami de İstanbul'un  (suriçi) batısında kalan   bir alanda inşa edilmiş olmalıdır. Elbette Bizans ve müslüman Arap dünyası arasında komşulukları dolayısıyla -her iki taraf için de- olumlu ve olumsuz boyutlarıyla yakın güç ilişkileri söz konusuydu. Bu caminin ne kadar ayakta kalmış olduğu bilinmiyor.

Osmanlı sultanı 1.Bayezid Yıldırım'ın İstanbul'u kuşatması sonrasında, 1398'de Bizans'la kuşatmayı kaldırma karşılığında yapılan antlaşma gereği, şehirde sadece müslümanların bir arada yaşayacağı bir bölge oluşturulacak ve buraya da islam hukukuna göre karar veren bir kadı atanacaktı. Tabii bu şartların bir cami inşasını da içermiş olması gerekir. Nitekim Konstantinopolis'in 12. bölgesine tekabül eden eski Davutpaşa , kapısının (Aya Emilyon kapısı) bulunduğu yere yakın ve eski Avrat Pazarı civarında ( bu Avrat Pazarı'nın bazı yerli ve yabancı tarihçilerin dedikleri gibi, kadınların alınıp satıldığı bir yer olmadığını, bu adın, bu pazarda  alış veriş yapanların büyük çoğunluğunun kadın olması dolayısıyla verilmiş olduğunu belirtelim) bir cami yapılmış, tüm müslümanlar da olasılıkla bu civara nakledilmişlerdir. Ancak fetihle girilen  İstanbul'da bir camiye rastlanmaz. Bu arada, 1443'de şehri ziyaret eden Fransız Bertrandon de la Broquiere, Pera'da çok sayıda Türk'ün serbest bir şekilde dolaştığına, köle ticareti yaptıklarına tanık olduğunu belirtir (bkz. Bertrandon de la Broquire'in Denizaşırı Seyahati, Eren Yayıncılık, 2000).

Şimdi tekrar Venedik, Ceneviz hikayesine dönelim. Bizans devleti, 1.Alexios Komnenos (1081-1118) devrinde, zaten komşu İtalyan devletleriye (herhalde) "sıfır sorun" politikası dolayısıyla sürekli bir gerilim içinde bulunduğundan, güney İtalya'da yerleşik Fransız Normanlar Adriyatik'de bulunan (bugünkü Arnavutluk sınırları içinde) Bizans'a ait Durazzo kentine 1081'de saldırdılar. Bu kenti ele geçirdiler. İşte bu kuşatma sırasında Venedikliler Bizans devletine yardımcı oldular (O zaman İtalya henüz ortada yok.Bugünkü İtalya coğrafyasında çok sayıda şehir devletleri var. Onlar da birbirlerini rakip olarak görmekteler). 1083'de, 1.Alexios Komnenos Venedik devletinin Galata'da serbest ticaret yapma, kilise açma, liman kurma ayrıcalıklarını da kapsayan koloni kurma hakkını resmen tanıdı.Venediklilerin şehirde ilk açtıkları kilisenin Eminönü'nde bugünkü yeni Ticaret Odası yakınında olduğu söylenir("Santa Maria di Latina Kilisesi"). Alexios Komnenos benzer hakları çok geçmeden Amalfililere ve 1112 yılında Pisalılara da tanıdı.

İmparator 1.Manuel Komnenos (1143-1180) benzer imtiyazları 1156'da Cenevizlilere de verdi.. Venedikliler hem Galata'da hem de İstanbul'da yerleşik idiler. Diğer İtalyan devletlerine mensup topluluklar İstanbul'da bulunmaktaydılar. Buna göre, Venedikliler, Galata dışında, Dalan'ın silindir gibi üzerinden geçmiş olduğu Yemiş iskelesi ve (Tayyip hükümetinin kısmen yıkmaya başladığı) Küçükpazar arasında kalan alanda (bugün halen ayakta duran Asmaaltı'ndaki Balkapanı Hanı Venediklilerden kalmadır. Burası hem balyosun [balyos bir tür eyalet valisi statüsündeki  Venedik temsilcisi. Etimolojik olarak bir şey üstlenmek kökünden çıkıyor] ofisi hem de Venedikli tüccarın şarap mahzelerinin ve antrepolarının bulunduğu bir yerdi. Ondan önce de bir nevi han olarak Bizanslılar kullanmışlar. Bizanslıların bütün terazilerin, kantarların ayar ölçüsü olarak kullandıkları- bizimki 5-6 yıl öncesine kadar Kasımpaşa'da Kantar olarak bilinen yerdeydi- büyük kantarları da buradaymış. Osmanlılar 16yy'da burayı yeniden"kapan" ["Kapan" Arapça kökenli bir sözcük, "kantar", "terazi" gibi bir anlama geliyor. Ticari ürünlerin, özellikle temel gıda maddelerinin,  kamu otoritesi tarafından standardize edildikleri, standartlarının, ölçülerinin denetlendiği bir tür antrepo işlevi gören yerler için kullanılan bir terim. Bazı durumlarda bir nevi gümrük anlamı da yükleniyor] olarak inşa etmişler. O özgün Osmanlı yapısı 17yy'daki yangına kadar ayakta kalmıştı.); Pisalılar, bugünkü Kadıköy Vapur İskelesi ve yeni Ticaret Odası civarında (eski adı Neorion= Liman); Amalfililer, Bahçekapısı ve Mısır Çarşısı civarında; Cenevizliler, Sirkeci'de, bugünkü tren garıyla, araba vapuru iskelesi civarında (eski adı Prosphorion) meskun idiler. Karay Yahudileri de, bugünkü Yenicami'nin arka taraflarında, Çiçek Pazarı ve Sultanhamam civarında yerleşmişlerdi.








Üstte üzerinde "turan" yazılı bir tabela görünen fotografiden  buraya kadar  gördükleriniz  Eminönü'nde, Asmaaltı ve Hasırcılar arasındaki Balkapanı . Ya da Balkapanı'nın hali pür melali. Bu yapının yerinde bir Bizans hanı, sonra 12 yy'da bir Venedik hanı var idi. 

İtalyan şehir devletleri arasındaki rekabet şehrimizdeki mevcudiyetleri esnasında da sürüyordu tabii. Zaten daha önce bir kaç kez işaret etmiş olduğum gibi, Bizans devletinin bir çok rakip devlete birden imtiyazlar tanımasındaki siyasal gaye de bu rekabet halinden istifade etmekti. 1162 yılında, Eminönü'ndeki Pisalılar, Sirkeci'deki Cenevizlilere saldırdılar. Mallarını,mülklerini yağmaladılar. Bir çok Cenevizliyi katlettiler( Bu katliam ve yağma olayından sonra imparator Pisalıları İstanbul'dan kovdu. Cenevizliler de korunmak için Galata tarafına sığınmışlardı. Orada bir süre diğer rakipleri olan Venediklilerle bir arada yaşadılar. Aşağı yukarı 13.yy sonlarında kadar Venedik ve Ceneviz kavimlerinin bu Haliç'in iki yakası arasında zaman zaman yer değiştirmiş oldukları vak'adır.

I.Manuel Komnenos'un ölümünden sonra taht kavgaları zuhur etti. Bu arada şehirde artan Latin etkinliği ve Bizans'ın deniz aşırı ticaretin latinlerin artan kontrolü zaten Bizans ahalisinin tepkisini çekmekteydi. Latinlerin ama özellikle Venedik'in Bizans sarayındaki siyasal çekişmelere müdahil olmaya çalışması bardağı taşırdı. Halk Latin hedeflerine karşı saldırıya geçti. Mallarını yağmalandı. Altı bin civarında Latin hayatını kaybetti (Bizdeki 6-7 Eylül bunun yanında çok mütevazi kalır. Ama unutmayalım, 6-7 Eylül tertibinin veya pogromunun altında da sermayenin Türkleştirilmesi gibi bir boyut  vardır:Türk burjuvazisi o tertipten rahatsızlık duymamıştır. Bu olay sonrası Türkiye'den ne kadar gayrimüslimin ayrılmış olduğuyla ilgili araştırma yok. Gayrimüslimlere ait sermayenin ne kadarının Türklerin eline geçmiş olduğunu da bilmiyoruz. Ama böyle bir el değiştirmenin gerçekleşmiş olduğunu o devirdeki canlı örnekler dolayısıyla kesin olarak biliyoruz).

1192 yılında, yani II.İsak Aleksios (1185-95) , herhalde "olan olmuş, geçmişi unutalım ve önümüze bakalım" diyerek  Cenevizliler ve Pisalılarla yeni bir imtiyaz  antlaşması yaptı. Ancak 1195 yılında bazı Ceneviz gemilerinin bazı Yunan adalarına yönelik korsanlık faaliyetleri, Bizans yönetiminin bu antlaşmayı askıya almasına yol açtı. Dahası, şehirde bulunan Alman cemaati ve askeri varlığı marifetiyle (herhalde bugünkü Nuruosmaniye civarındaydı) Ceneviz Podesta Sarayı'nı işgal ettirdi. Sanırım, Bizans'ın bu imtiyazlara neden ihtiyaç duyduğunu, tarafların bu imtiyazları nasıl birbirlerine karşı kullandıklarını tahmin edebiliyorsunuzdur . Bizans uzatmaları oynuyordu. Bizans ve Osmanlı örneğinde olduğu gibi, bazen bu uzatmalar sancılı bir şekilde yüzyıllara yayılıyor. Kırım Savaşı sonrasında,  kapitalist dünya ekonomik sistemine yeniden entegrasyonla birlikte, Osmanlı'nın batılı kolonyalist devletlere tanımış olduğu imtiyazları genişletmesi ve konsolide etmesiyle, bu devletlerin savaş gemileri de genellikle halife padişahın sarayına yakın Dolmabahçe ve Beşiktaş önlerinde her daim hazır halde bekletilmekteydiler. Daha önce söylemiştim. Hatırlatmak adına, Osmanlı yönetimi korkusundan İstanbul'da hastalık saçan yaygınlaşmış fuhuşla bile mücadele edemiyordu. Bu kolonyalist güçlerin arzusu hilafına bu tür en masumane girişimler karşısında bile bu gemiler motorlarını çalıştırarak "sefil" saraya gözdağı veriyorlardı. Yani bir tür başa çuval geçirme edimine başvuruyorlardı.

Kardeşini bir saray darbesiyle tahtından indirerek gözlerine mil çektiren  hayırlı kardeş  III.Alexios Angelos (yani "melek" Aleks-1195-1203) 1201 yılında Cenevizlililere barış teklif ederek, daha geniş imtiyazlar vaat etti. Bu yeni antlaşmayla Cenevizler Topkapı Sarayı önlerinden Eminönü gümrük noktasına kadar olan  uzun bir kıyı şeridi boyunca yerleşebilecekler. Üç tane de iskele kurabileceklerdi. Sadece kıyılarla sınırlı bir imtiyaz antlaşması değildi. Karadan da Ayasofya'dan günümüzdeki İran Elçiliğine kadar uzanan genişlikte bir alanı kapsıyordu. Gelgelelim, çanlar Konstantinopolis için çalıyordu. Latin Haçlı Seferi'nin şehri talan etmesine bir kaç yıl kalmıştı.

Haçlı işgalinden sonra İstanbul'da 57 yıl sürecek Doğu Latin İmparatorluğu devri başladı. Bu süre zarfında Constantinopolis tamamen yağmalanmış, nüfusunun büyük ekseriyetini katliamlar ya da göçler sonucunda kaybetmiş, bir çoğu sanat yapıtı değerinde olan önemli yapıları, anıtları yerle bir edilmişti. Latin işgalinden bir süre sonra Avrupa, Konstantinopolis'e olan ilgisini de kaybetmişti zaten.

1261 yazında, 8.Mihail Paleologos'un diğer Bizans şehirlerinden organize ettiği bir ordu, Cenevizlilerin önemli katkılarıyla,  Konstantinopolis'i latin işgalinden kurtardı. Cenevizlilerin yardımlarını unutmayan imparator, onlara İstanbul'daki eski podesta sarayını iade etti. Venediklilerin Santa Maria Kilisesi'ni de Cenevizlilere verdi. Bir süre sonra Cenevizlilerin izinsiz bir şekilde sarayı yıkıp (yıkarken de yıktıkları anlaşılmasın diye yüksek sesle müzik çalıyorlarmış), üzerindeki armaları -çaktırmadan- Cenova'ya göndermeleri üzerine imparator öfkelendi ve Cenevizlileri Marmara Ereğlisi'ne sürdü. Gelgelelim, 1268, 1277 ve 1285 tarihlerinde olmak üzere üç ayrı kapitülasyon antlaşması yapmak zorunda kaldı (Mamboury, a.g.e). Sayıları latin işgali sonrasında oldukça azalan Venedikliler ve Pisalılarsa, hali hazırda bulundukları semtlerde varlıklarını sürdürdüler.

İmparator bu kez Cenevizlileri 13.bölge olan Galata'ya yerleştirdi. Önceden kalmış deniz surlarını yıktırdı. Cenevizlilerin tepenin bugünkü kulenin alt eteklerine düşen kısmıyla kıyı boyunca yerleşmelerine izin verdi. Tabii Cenevizliler çok geçmeden burasını "küçük Ceneviz" haline getirmeye başladılar. Bu manzara Bizans'tan çok rakip Venediklileri rahatsız etti. Eskiden onlara ait olan bir mekanda şimdi rakiplerinin kontrolü ele almasına tahammül edemediler. Tabii bu rakipler arası gerilim karşısında Bizans'ın tavrının ne olduğunu da üç aşağı beş yukarı tahmin etmeniz gerekir. İmparator 2.Andronic Paleologos (1282-1328) Venediklilerin bu tepkilerini siyasal olarak kullanarak bir Venedik donanmasıyla Galata'yı kuşattı. Kıyıdan kundaklama eylemlerine girişildi. Bir başka benzer saldırıyı bu kez doğrudan Venedikliler 1302'de gerçekleştirdiler. Ancak Cenevizliler büyük zararlar görmelerine rağmen bunları savuşturdular. Nitekim, 1303'de, 2.Andronic Cenevizliler'e geniş imtiyazlar tanıyan bir antlaşma yapmak zorunda kaldı. Bununla beraber antlaşma şartlarına, Cenevizlilerin surlar, hisarlar inşa edemeyeceği maddesi ilave edildi.

Ceneviz'in yaşlı imparatora baskı yapmasıyla, buradaki koloninin "sağlam" binalar, hamamlar, kiliseler, hatta belli yerlerde surlar yapmalarına izin verildi. Cenevizliler tatmin olmadılar. "Bir kere delmekle bir şey olmaz" diyerek yasağı delmeye başladılar (belki de o gün bugündür bu coğrafyada yasaklar delik deşiktir). Kısa kısa surlar, kule gibi yüksek evler, binalar yapıp sonradan bunları ufak ufak yükseltip birbirlerine bağladılar. Tabii Bizans'la çatışma, savaş devam etti. Bazen Bizans kazanıyor. Bastırıyor. İstemediği yapıları yıktırıyor. Ama genellikle Ceneviz istediğini elde ediyordu. 3.Andronic 1341'de vefat edince, fırsattan istifade eden Cenevizliler Bizans'ın Haliç'teki donanmasını ateşe verdiler. Yeni imparator 4.Yannis(John)Cantacuzene intikam adına kıyılardaki Ceneviz surlarını yıktı. Karaya asker çıkartarak Galata'yı tahrip ettirdi. Cenevizliler inşa etmiş oldukları, o zamanki adı "İsa Kulesi" olan, Galata kulesine doğru ve hemen etrafındaki -1304'de inşa etmiş oldukları- suraların içine çekildiler. Alt taraflar Rum işgali altında kaldı.

Bu gerilim artarak devam etti. Ceneviziler, İmaparatoru küçük düşürme gayesi güden hareketler içinde oldular. Zaman zaman İstanbul'a top mermileri fırlattılar. İmparator yine Venediklilerden yardım istedi. Venediklilerin denizden kuşatması ve sur içinde kalan yerleşim yerlerine yönelik kundaklama girişimleri karşısında, Cenova devleti buradaki kolonisinin yardımına bir donanma gönderdi. O zaman Gelibolu civarında bir güç olan Katalanlar Venediklilerle işbirliği içinde Cenova filosunun Çanakkale Boğazı'ndan geçişini engellediler. Cenova devleti Osmanlı Sultanı Orhan Bey (1326-1359) ile ittifak kurdu. Galata'ya gelerek kolonisine destek oldu. Sonunda imparator Ceneviz kolonisiyle yeni kapitülasyon antlaşması yapmayı kabul etti. Ancak bu kez, Osmanlı devleti de, Cenevizliler adına, bir tür garantör devlet rolü üstlenmekteydi. Yani Cenevizliler ve Osmanlılar müttefik olmuşlardı (1352). Bizans bütün bu darbelerden sonra iyice zayıflamıştı. Tabii Cenevizliler bu durumu yine kendi lehlerine kullandılar. Yeniden ve bu kez gizleme gereği de duymadan imar hareketlerine giriştiler. Galata'nın tartışmasız hakimi olmuşlardı. Fiiliyatta Galata, Konstantinopolis'in 13.bölgesi olmaktan çıkmıştı.

Bu tarihlerde Galata'da yerleşik bir müslüman nüfus yoktur. Yukarıda değinmiştim. Yıldırım Bayezid'din (1360-1403) İstanbul kuşatmasından sonra müslümanlar Davutpaşa kapısı yakınlarına yerleştiriliyor. Burada bir cami ve bir kadı mahkemesi kuruluyor. Bazı kaynaklarda (Mamboury, a.g.e) müslümanların bugünkü Tahtakale'de Rüstempaşa Camisi'nin bulunduğu yerde bir mescit etrafında ikinci bir yerleşimlerinin olduğu iddia ediliyor. Ancak bu ikincinin 1397'den önce mevcut olmadığı da ifade ediliyor. Türk fethine kadar Galata'nın hali vaziyeti böyle.


Papaz Buondelmonte'nin 1410-15 arasında olduğu tahmin edilen ziyareti sırasında yapmış olduğu İstanbul planı. Buondelmonte, Latin işgali sonrasında İstanbul şehrinin perişan halini hatıratında anlatıyor. Planda da pek bina görünmüyor. Bir çok eski eserin, Ayasofya dahil kiliselerin harap halde olduğunu anlatıyor. Bir çok binanın da metruk halde viraneleşmiş olduğunu belirtiyor. Bu bilgiler 1432'de şehri ziyaret eden Bruquiere, ve 1437'de gelen Venedikli Tafur tarafından da teyit ediliyor. Onlar da benzer şeyleri söylüyorlar. Bununla beraber Galata cihetinde, Ceneviz kolonisinin bir yüzyıl önceki konumuna göre daha geniş bir alana yayılmış olduğu anlaşılıyor.  
Şimdi Ceneviz kolonisinin Galata'yı şehrin 13.bölgesi olmaktan çıkarıp, "küçük Cenova" haline getirirlerken geçmiş oldukları önemli etapları özetleyelim. 13yy'ın son çeyreğinden sonra en büyük hamleyi 1303-4 yıllarında, imparator Andronic zamamnında elde ettikleri imtiyazlar sayesinde yaptılar. Bu imtiyaz arasında daha önceden kazılmış bulunan hendeklerin, inşa edilmiş yüksek binaların, hatta kıyıdan uzaktaki surların meşrulaştırılması vardı. Yani önceden kaçak sayılan yapılara ruhsat affı çıkartılmıştı. Bu şehrin kaderi bu. Bu meşruiyeti istismar eden Cenevizliler, modern" devir Türkleri gibi vur deyince öldürmeyi anladılar. Bunları yinelemeye gerek yok. Bizans artık Küçük Asya'daki toprakların kaybetmeye başlamıştı. Ekonomisi çökmüştü. Selçuklu Devleti dağılınca Bizans devletini saran Türk beylikleri hemen her gün Bizans'tan toprak alıyorlardı dersek abartmış olmayız. O kadar öyle ki, Bizans ordusu hangi birine müdahale edeceğini bilemiyordu. Ceneviz'in ekonomisi güçlüydü ve Bizans'ın bu ekonomik güce ihtiyacı vardı. Bu evrede Cenevizliler kolonilerinin sınırlarını Galata Kulesi'nden  Perşembe Pazarı'na;oradan Karaköy Meydanı'na; güneydoğuda bugün eski Havyar Hanı ve halen Ömer Abed Han'ın bulunduğu yere kadar. O noktadan da Galata Kulesi'ne kadar genişlettiler.

1315'de, bilmediğimiz bir nedenle çıkan yangın Galata'yı küle çevirmişti. Bir yıl sonra podesta yeniden inşa işlerini başlattı. Surlar yenilendi. Bu kez Azapkapısı'ndan yukarıya, Kule'ye doğru örüldü. Yeni kapılar yapıldı. Batı'da, Azapkapısı o zaman inşa edildi.  Sahilden doğuya doğru üç büyük kapı daha yapıldı. 1334'de İstanbul'a gelen İbni Batuta bu kapıların aşağı yukarı 100 gemiyi barındıracak kadar çok büyük bir limana açılmakta oldukların kaydeder. Limanın bir çok büyük galeri ve binayla çevrilmiş olduğunu ekler. Bir başka büyük kapı bugünkü Voyvoda (Bankalar) caddesinin meydan tarafındaki girişinde bulunuyordu. Bunun üzerindeki kitabesinde 1335 tarihi görülmekteydi. Tabii bu arada bir çok küçük iç kapılar da inşa edilmişti.

1349'da Cenevizlilerin en çok kaygılandıkları konu, Trakya tarafından gelebilecek bir "barbar" saldırısıydı.  Pera'ya doğru çıkartılan surların önceden yıktırılmış olan Kule hisara (Galata Kulesi'ne)bağlanması gerekiyordu. Bu sayede bütün şehri ve etraflarını yukarıdan gözleme olanağına kavuşacaklardı. Kulelerini 1349'da yükseltiler. Sen Piyer hanının alt tarafında bulunan  Yanık Kapı'ya yakın bir hisar daha yaptılar. Onu yukarı,Kule'ye doğru bir kaç hisar daha izledi. Kule'nin doğusundan Yüksekkaldırım istikametine doğru inen bir sur daha ördüler. Bu surun üzerinde de Voyvoda, Karaköy (Chiara Porta) ve Horoz kapıları vardı. Bu Voyvoda kapısının yakınındaki hisar, bugün Hacı Ali Sokağı'na çıkan merdivenlerin sağında,Yüksekkaldıım'ın solunda bulunan  eski İmar Bankası binasının bulunduğu yerdeydi. Tramvay buradan geçirilirken kalıntıları yıktırılmıştı.

1352'de Bizans devleti, Venedik, Ceneviz ve İspanyol Aragon filoları arasında, Beşiktaş ve Üsküdar arasındaki sularda cereyan eden çok kanlı bir savaştan sonra İmparator, Cenevizlilere yeni imtiyazlar tanıdı. Ceneviz kontrolündeki bölge Kurşunlu Mahzen (Yeraltı Camisi) kalesine ya da hisarına (o zaman ki adı Aziz Haç hisarı- Castrum Sanctae Crucis)kadar geldi dayandı. Hendekler kıyılara kadar uzatıldı. Şimdi yeri tam olarak bilinmeyen aynı civarda bir yere bir Ceneviz hisarı daha inşa edildi (Yeraltı camisinin solundaki ilk sokak olan Eski Gümrük sokağının hemen başında olabilir).

Fetihden sonra 1490 tarihli Vavassore haritasında Galata'nın gelişmiş bir kent görüntüsü var. Yukarıda Pera bağ,bahçe,bostan. 
1387'de Ceneviz Galatası biraz daha büyüdü. Osmanlı sultanı Orhan'ın desteğini de arkasına alan Ceneviz kolonisi, Bizans devletiyle adeta kedi fareyle oynar gibi oynuyordu. Bütün Karadeniz ticaretini, balıkçılık olanaklarını tamamen kontrolleri altına almışlardı. Bizans'ın itirazlarına alay ederek yanıt veriyorlardı. İmparator Cenevizlileri cezalandırmak istedi. Keşke istemeseydi. 1385 yılında Bizans için anlamı büyük Haç Kalesi (Haliç'e girişi engelleyen zincirin bir ucunun bağlı olduğu Kurşunlu Mahzen hisarı) Cenevizlilerin eline geçti. 1387'de Cenevizliler Osmanlı Sultanı 1.Murad ile Osmanlılara Galata'da ticaret yapma olanağı tanıyan bir antlaşma imzaladı. Tabii Ceneviz Osmanlı'ya tanıdığı bu kapitülasyon sayesinde, Bizans'tan yeni kapitülasyonlar talep edebilecekti. Artan ticaret hacmi, bununla ilişkili olarak artan nüfus yeni konutlar, tesislerin yapımını zorunlu kılıyordu. Bu tesisat için de araziye ihtiyaç vardı. Güvenliğin takviyesi de ayrı bir sorundu.


Aşağıdan Galata Kulesi Sokağı'ndan yukarı çıktığımızda  mescid solda kalıyor. Hemen solunda  Horoz Sokağı var. Mescidin bir blok üstünde de Kule var. 

Bereketzade Mescidi


Mevcut Galata Ceneviz kolonisine dar geliyordu. Şehir Galata bugünkü Şişhane meydanına doğru biraz daha genişletildi. Yeni surlar ve bugünkü Büyük Hendek Sokağı'nın olduğu yere büyük hendekler kazıldı. 1397'de Azapkapısı ötelenerek, bugünkü köprünün ayağının bulunduğu yerde yeniden yapıldı. Ve yakınına yeni hisarlar inşa edildi.Yeni Azapkapısı, İçazapkapısı gibi iç kapılar ilave edildi. Bu kapılardan bir tanesinin, Harup Kapısı'nın kalıntıları bugün Şişhane-Yenikapı metro köprüsünün inşaatı altında kalacak. Bundan başka, halen adını korumayı başarmış Horoz Sokağı'nda (Kamondoların Felek Sokağı'ndaki evlerinin bir üst sokağı. Avusturya Hastanesinin giriş kapısının bulunduğu sokak) sonradan Horoz Kapısı adını alacak olan San Michele Kapısı yapıldı. Bu kapıyla bağlantılı olduğunu tahmin ettiğim sur duvarlarının bir kısmı Felek Sokağı'nın altında, Banker Sokağı'nda kısmen görülebiliyor. Demek ki neredeyse, sokak sokak surlar,
hendekler ve kapıları varmış.  Sarnıçlar var. Bir de denize kadar inen gizli dehlizler var. Bunlardan bir tanesi uzun zaman önce yıkıldıktan sonra 3-5 sene önce yeniden aynı yerinde yapılmış olan Belediye Göz Hastanesinin hemen karşısında bulunan Bereketzade Mescidi'nin minaresinin altında bulunuyor. Galata Kulesi'nin altından gelip, tek kişinin yürüyebileceği genişlikte bir tünel bu caminin altından geçerek Karaköy'den denize çıkıyor. Yine bu caminin altında bulunan derin kuyunun bir sarnıçla bağlantılı olduğu tahmin edilebilir.



Harup Kapısı ve bağlantılı duvar kalıntıları Metro in şaatının altında kalacak.Bu kapı  Şişhane'de, Unkapanı köprüsünün doğusunda, yani Galata'nın kuzey-doğusunda bulunuyordu. Arap camisiyle Azapkapı arasında, Emekyemez adlı mahallede bulunuyor.. Şimdi üzerinde metro şantiyesi var. Kapı saç levhalarla kapatılmış.


Şimdi, 14.yy'ın sonuna kadar genel olarak Galata'nın batı istikametinde büyümüş olduğu söylenebilir. 15.yy'da bu kez doğuya doğru bir genişleme görülüyor. Galata, Tophane'ye doğru yayılıyor.


Emekyemez'den Tersane Caddessine inerken metro şantiyesinde içinde kalmış Yanık Kapı. Evliya Çelebi kitabında , Meyyit  kapısı ve Tophane kapısı arasındaki alanda uzanan duvarın önünde hendek olduğunu ve bu hendeklerde gemicilerin can kurtaran palamarları büktüklerini anlatır. Çelebi'nin 17yy'ında durum böyle. Ama 19yy'da bu hendeklerin kabadayılar için bir tür düello mekanı olduğu söylenir. Hatta mahalle kavgaları da ya da meydan kavgaları da (önceden randevüleşilerek ) bu hendeklerin içinde yapılırmış. Koçu merhum bu çukurlarda her türlü "fisku fesad"ın çevrildiğini belirtir. Evliya Çelebi sözünü ettiği hendeğin ötesinde de mezarlıkların bulunduğunu söyler. 
Tekrar Karaköy'e dönelim. Fransız seyyah Bareilles 20.yy'ın başlarında yazmış olduğu hatıratında, bu Karaköy Meydanı'nda, Cenevizlilerin gemilerin bakımı için bir havuz da yapmış olduklarını söyler. Doğrusu, Cenevizliler surları kıyılara doğru yakınlaştırdıklarında, önlerindeki hendekleri de denize doğru uzatıyorlardı. Bu hendekler hemen sularla doldurulabilecek şekilde planlanmıştı. Bareilles'in sözünü ettiği havuz ya da havuzlar da böylece oluşturulabiliyordu. Gemilerin bakımı bu havuzlarda yapılabiliyordu. Bununla birlikte Haliç'te gemi, tekne bakım ve onarım işlerine ayrılmış olan yer bugün hâlâ "kalafat yeri" olarak çağrılan Azepkapısı'nda bugünkü köprünün ayağına yakın olan yerdeydi.
Bu plan Türkler şehri fethettiklerinde Galata'nın topografyasını gösteriyor. Kırmızı kesik kesik çizgiler bugünkü ana artelleri gösteriyor. Kalın siyah çizgiler surları gösteriyor. Numaralar sur kapılarına işaret ediyor. Harfler yön ve yer tayinine yardımcı olabilecek yapılara tekabül ediyor. Tahmin edeceğiniz gibi, burada göstermeye gerek duymadığım hendekler, sur duvarlarının önlerinde sur boyunca devam ediyor. Galata surlarının toplam uzunluğu 2800 metre civarındaydı. Şimdi önce rakamları okuyalım : 1) Azapkapısı: Bugünkü Unkapanı Köprüsü'nün çıkışında  Azapkapısı camisinin biraz yukarısında kalan bir yerdeydi. 2) Kürkçü kapısı. Aşağı yukarı bugün Makaracılar caddesi ve onu Tersane ve Voyvoda caddelerine dik olarak bağlayan Perşembe Pazarı caddesinin kesiştiği yere yakın bir yerde olmalıydı. Aynı yerde bir Kürekçiler Kapısı Sokağı var. Acaba burada ayrı bir paı olarak mı bulunuyordu, yoksa Kürkçüler Kapısının bir adı da Kürekçiler Kapısı mıydı? Evliya Çelebi bu civarda bir Kürekçiler Kapısı olduğunu söylüyor. Ama kapıların adlarını sayarken Kürkçü kapısından hiç söz etmiyor.  3)Yağ Kapanı Kapısı: Bugün mevcut olmayan Rüstempaşa Kervansarayı ve Kürkçü kapısı arasında kalan bir yerdeydi. 4) Balık Pazarı kapısı: Bugünkü Hırdavatçılar çarşısının olduğu yerden sahile dik olarak indiğimizde eski Rüstempaşa Kervansarayı'nın biraz ötesinde soldaydı. 5) Karaköy kapısı (porta chiara) tam Karaköy Köprüsünün çıkışında bugün Karaköy meydanı olarak çağırdığımız alandaydı. Bugün meydanın solunda Selanik Pasajının Köprü'ye bakan duvarlarının dayandığı ve caddeye doğru önündeki setin üzerinde durduğu tarihi duvar parçaları bu kapıyla bağlantılı olabilir.  6) Kurşunlu Mahzen (Yeraltı Camii) Kapısı: Bugünkü Yeraltı Camisinin biraz gerisinde şimdiki Kemankeş Camisinin çok yakınında (belki şimdiki Eski Gümrük sokağının başında) bulunuyordu. 7) Yenikapı: Muhtemelen bugünkü katlı otoparkın -Tophane tarafına doğru- sonunda bir yerdeydi. 8)Mumhane kapısı: Halen ismi değişmemiş olan Şarap İskelesi sokağının deniz tarafındaki girişindeydi. 9) Kireç kapısı: Muhtemelen şimdi yıktırılıp, yerine "Novotel" adlı otelin inşa edilmekte olduğu eski Vakıflar Müdürlüğü binasının olduğu yerdeydi. 10) Eğri kapı: Mumhane caddesinin sonuna doğru belki Yuva Sokağı üzerinde olabilir. Bu sokakta binaların dayanmış olduğu bazı duvar kalıntıları olduğu görülüyor. 11) Tophane kapısı: Necatibey'den Kılıç Ali Paşa camisine ve benzinliğe gelmeden sağdaki Dericiler sokağın başında olmalıdır. Tophane kapısına burada bulunan debbağlar dolayısıyla Debbağhane kapısı da deniliyordu.  Bugün "debbağ" kelimesinin zorluğu dolayısıyla "dericiler" sokağı denmiş olabilir. 12) Küçük Kule kapısı : Galata Kulesi'nden aşağıda, Yüksekkaldırım'ın kule tarafındaki başıyla  Lüleci Hendek sokağının başlangııcının kesiştiği yerde olabilir. Kule etrafındaki  Yüksekkaldırım istikametine doğru dik iniyordu. 13) Büyük kule kapısı: Galata Kulesi'nin solunda bugünkü Küçük Hendek sokağının baş tarafında olmalı. 14) Yeni Azap kapısı:  Bugün Karaköy meydanının solunda, Karaköy Postanesinin bulunduğu sokağın adı,  Azapkapısına yakın bir yerde, "Yenikapı" sokağı oluyor. Bu sokağın Azapkapısı' na yakın ucunda bir yerde olabilir miydi?  15) Meyyit kapısı:  Azapkapısından biraz daha yukarıda tersane kapısının bugünkü değil eski yerinin (bu kapının yeri, Menderes hükümetinin Unkapanı köprüsü projesi gereği değiştirilerek bugünkü yerine götürülmüştür)  hemen karşısında bulunuyordu. "Meyyit" Arapça ölü manasına geliyor. Bu kapının yakınında bir mezar ya da mezarlık olabileceği düşünülebilir. Nitekim Petit Champs ya da "Aşıklar Mezarlığı" bu civarı da kapsıyordu. Bu adın Arapça olması, bu civarda iskan edilmiş İspanya'dan sürülmüş Arap cemaatle alakalı olabilir  16)  İç Azap kapısı: Tersane caddesinin sonlarına yakın bir yerde ve muhtemelen bu caddenin üzerindeydi. 17) Harup kapısı: Şişhane caddesiyle Tersane caddesi arasında kalan bir yerde, bugünkü metro köprüsü için yapılan kazısının sahası içindeydi. Yanık kapının biraz daha  ötesinde Şişhane tarafına yakın olmalı. "Harup" "harnup" olarak da söylenebiliyor. Keçiboynuzu anlamına geliyor. Kapı yakınında bir keçiboynuzu agacı mı vardı? En güvenilir olanlar da dahil bir çok kapılarının yerinin nerede olabileceği konusunda tahmin bile yürütmeye yanaşmıyorlar. Mesela, "meyyit" veya "harup" ne anlama geliyor. Araştırma gereği bile duymuyorlar. 18) Yanık kapı: Okçu Musa caddesi ve Şişhane caddesi arasında kalan Emekyemez  mahallesinin tersane Caddesine inen alt taraflarında bulunuyordu. 19) Kuledibi kapısı: Galata Kulesi sokağının Kule'ye yakın ucundaydı. 20) Horoz kapısı: Galata Kulesi sokağından Kule'ye varmadan sağdaki Horoz sokağının başındaydı. 21) Voyvoda Kapısı: Karaköy tarafından gelip Voyvoda caddesine dönmeden önce sağda eski İmar Bankası binasının bulunduğu yerdeydi. 22)İç Karaköy kapısı: Köprüden çıkışta meydanın sağında bugünkü Aksu Han'ın (eski Havyar Han) yakınındaydı.  Şimdi harfleri okuyalım : A) Kurşunlu Mahzen B) Eski Havyar Han (şimdi Aksu han) C) Artık varolmayan Rüstempaşa  Kervansarayı D) Arap camisi E) Azapkapısı camisi F) St.Benoit kilisesi G) şimdiki Kemankeş cami (eskiden yerinde San Antonio Kilisesi vardı) H) eski Ste Marie Draperis Kilisesinin olduğu iddia edilen yer I) Peter ve Paul kilisesi K) Önce San Franisco kilisesi sonra Yenicaminin bulunduğu yer olan Hırdavatçılar çarşısı  L) St Georg Lisesi ve Şapeli M) Sen Piyer hanı N) Kılıç Ali Paşa Camisi. Bu haritayı oluştururken özellikle R.Janin'in verdiği bilgilerden istifade ettim.



Karaköy Meydanı'nda, Köprü'den çıkışta solda, Selanik Pasajı binasının dayandığı sur ya da surla bağlantılı olabilecek yapı kalıntıları. Burası 1958 yıkımlarına kadar Köprü tarafından gelip, Voyvoda ve Yüksekkaldırım önlerinde kavşak oluşturan Domuz sokağı idi. Sokakta domuz kasapları bulunduğu için Türkler böyle adlandırmışlar. Sonradan Haraççı Ali sokağı olarak adı değiştirilmiş. 1956 Temmuzunda  şehrimizi ziyaret eden büyük Rus bestecisi  Stravinsky günlüğünde, gemiyle bir Boğaz ve Haliç turu sonrasında, otomobille hayli dar olduğunu söylediği bu sokaktan geçerek otele döndüklerini anlatır. Sokakta sadece Domuz kasapları yok, tek tük banker büroları ve tabii birahane ve meyhaneler de varmış. En ünlü meyhanelerden birisi Nikoli'nin yeriymiş. Koçu merhumun İstanbul Ansiklopedisi,  1878'de işlenmiş bir "emsali çok görülmüş" (tabir ansiklopedinindir) bir cinayet dolayısıyla "Kara Yannis"in meyhanesinden söz eder.Cinayetle ilgili bir haberi  1880 tarihli Sabah Gazetesi'den olduğu gibi aktarır. 1878 senesinde, Kara Yannis'in meyhanesinde çırak olarak çalışan "şabbı emret" (henüz sakalı bıyığı çıkmamış) Pandelis, meyhane kapısı önünde dururken kendisine "harf endazlık" ta bulunmuş (yani laf atmış) Fosforlu namıyla maruf "mükerrere eshabından" (sabıkalı takımından) Marko'ya bir tokat aşketmiş, Marko da "hamil olduğu maltız kaması marifetiyle cerh ve katil ve bilahare firar etmişdir". Haber bu olaydan iki yıl sonra Tophane mumhanesinde metruk bir mahzende Fosforlu nam Marko'nun yakalandığına dairdir. 

Selanik Pasajı önünde Haraçcı Ali Sokağı. İlk bireysel banker faaliyetleri bu sokakta başlamıştı. Bu sokak,1958 yıkımlarından önce farklı bir format içinde, burada bulunan bir domuz mezbahasına istinaden "Domuz ya da Domuzhane sokağı" olarak adlandırılıyordu. 


Karaköy Meydanı'nda Aksu Han. Bu binanın yerinde Bizans veya  bir Ceneviz Kilisesi vardı. Sonrasında  burada geç 16yy'ın ikinci yarısından itibaren Havyar Han'ın bulunduğu biliniyor. 1930'lardaki kazılar esnasında, eski kiliselerin bakiyesi olabilecek, tonozlu  duvarlardan oluşan bir zemin kata rastlanmıştır. Bugünkü hanın bodrum katında olmalıdır. Han, Karaköy Kapısı ve İç Kapının  birbirine bağlandığı noktaya çok yakın bir konumdaydı. P. Gilles(Gyllius), 1548' e kadar  kaldığı, Istanbul'a ilk gelişinde, burada altındaki sarnıcıyla birlikte var olan bir kiliseyi görmüş olduğunu söylüyor. Ancak 4-5 yıl sonraki ikinci gelişinde yerinde bir kervansaray bulunduğunu belirtiyor. Ancak Gilles sözünü ettiği kilisenin San Michele olduğunu ilave diyor. Burada bir karışıklık olmalı. Çünkü söz konusu bu kilisenin Galata'daki Rüstempaşa Hanı (diğer adı Kuşunlu Han) 'nın yerinde olduğu biliniyor. Hatta Kervansarayın avlusunda bugün bile o kilisenin bakiyesi olan sütun başları görülebiliyor.  Gilles'in ikinci ziyaretinin tarihiyle bu kervansarayın Sinan tarafından yapılmış tarih örtüşüyor.  Gilles' e referans veren Arseven merhum da aynı yanlışı yapıyor. Zaten onun Galata kitabında, bu hanın yeri net olarak belirtilmeyip, "Galata" da olduğu söyleniyor. Galata'nın neresinde olduğu net değil. Zaten merhum Arseven'in kitabındaki bilgiler karşısında da genel olarak ihtiyatlı olmak gerekiyor. Yanlış hatırlamıyorsam, 1914'de (en azından kısmen) ilk kez yayınlanmış bir kitaptır. Cumhuriyetten sonra yeni bir baskısı yapılmıştı. Arseven'in kitabını yazarken Galata'da saha çalışması yapmamış olduğu izlenimi edindim. Mesela, kitabını hazırladığı yıllarda sur kapılarının bir kısmı henüz ayaktaydı. Bunlarla ilgili somut bilgiler aktarabilirdi. Neyse. Bugün, Aksu hanın yerinde evvelce bir kervansarayın bulunduğu ve 19yy'ın ikinci yarısında yıkılmış olabileceği kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olarak biliniyor. Yine bu kervansarayın da, bir kilisenin (ya da kalıntılarının) yerine yapılmış olduğunu  arkeolojik bulgular doğruluyor. Gilles herhalde isimleri karıştırıyor. 19yy da halen burada bulunan han, kervansaray tarzı büyük bir hanmış. İçinde dükkanların yanı sıra bir tiyatro, gemicilerin toplantı yaptıkları salon ve bir de borsa varmış. Bu Karaköy gezisini yazarken bir kitapçı dükkanında (yeni yayınlanan kitapların tanıtımı yapılmadığı için) tesadüfen Galata Hanları başlıklı bir kitap gördüm. Yazarı Başak Ergüder. Kitabı ayaküstü karıştırırken, Galata Borsası'nın ilk olarak, İstanbul Tahvilat Borsası adı altında 1863 yılında "Bankalar Caddesi'ndeki Havyar Han'da " faaliyetine başlamış olduğunu, 1866 yılındaki resmi kuruluştan sonra Karaköy'deki Komisyon Han'a taşındığı şeklinde bir bilgi var. Üç beş sayfa sonra, bu kez,  "Havyar Hanı'nın Karaköy Caddesi'nde " olduğunu söylüyor. "Karaköy Caddesi" neresi? Bu bir doktora tezine benziyor. Tez hocaları olduğunu sandığım kişilerin önsözleri var. Sadece tez olarak iddia edilen şeyi değerlendirmek yetmez. Onun nasıl iddia edildiği de önemli. Tabii eğer bu kitap yayınlanmış bir tez çalışmasıysa. Vakit bulduğumda  alıp okuyacağım. Şimdi,  Bankalar Caddesi'nde bir Havyar Hanı yoktu. Karaköy'de, ama şimdiki  Meydan'da Aksu Han'ın olduğu yerde bir Havyar Hanı vardı..   Prof  Zafer Toprak  Havyar Hanı'nın  Konsolid Han olarak da anıldığını, Komisyon Han'ın hemen onun karşısında 1866'da faaliyete geçmiş olduğunu söylüyor. Ben Havyar Hanı'nın "Konsolid Han" olarak da anıldığına başka bir kaynakta rastlayamadım. Ama yine Karaköy'de bir zamanlar mevcut olan Komisyon Han'ın, Konsolid Han olarak çağrıldığına işaret eden bir çok kaynak var.  İki han da artık mevcut değiller. Böyle bir kitap ya da doktora tezi yazmadan önce civarda sık sık dolaşmakta fayda var. İnternetten bakıyorum. Son yıllarda (sevindirici bir gelişme olarak) eski Galata finans kapitaline artan akademik ilgi (burada Prof Haydar Kazgan'ın değerli çalışmalarına işaret etmek isterim), çoğu kez, fiilen yürütülen alan çalışmasıyla desteklenmediği için mekan ve işlevselliği arasındaki bağıntının kurulmasında yetersizlikler görülüyor. Hem ekonomi bahsinde hem de şehir sosyolojisi alanında teorik bilgilerden hareket etmek yeterli olmuyor. Mekanda bilfiil yürütülen çalışmayla yeni teorik katkı yapmak olanakları doğabilecektir. Bir akademisyen çıkıyor, "Galata Borsası, Galata'daki ya da Bankalar Caddesi'ndeki Havyar Hanı'nda kariyerine başladı" mealinde bir şey söylüyor. Ondan alıntı yapan öbürleri de onun aynısını sorgulamadan yineliyorlar. . Olmuyor. Bir kere neresi Karaköy neresi değil bunu bileceğiz.  Bir eleştiri de yayınevlerine. Kitapları basarken onlara hem konu hem yer ve kişi isimleri indeksleri koymak, okuyucuya saygının gereğidir. Kaldı ki şimdiki teknolojik olanaklarla bu eskisine göre, kıyaslanmayacak ölçüde kolay. Havyar Hanı'nın ne zaman yıkılmış olduğunu tespit edemedim.Öğrendiğim vakit sizi de bilgilendireceğim. Ancak bu binanın 1870'lere kadar burada olduğu biliniyor.  


Karaköy meydanından sağa, Necatibey'e dönmeden sol altta Havyar Hanı İçi Sokağı. Bu sokağa girdiğimizde sağda eski Havyar Hanı'nın yerinde bulunan Aksu Han ve  solda Ömer Abed Han'ın batı kapısı var.
Necatibey Caddesi'nden Havyar Han sokağı. sağdaki beyaz bina  Aksu han. 

Her geçen gün daha da çirkinleşen Karaköy (Galata)Köprüsü ve çıkışındaki meydancık.






Karaköy Köprüsü'nün hemen Karaköy çıkışında vaktiyle Aziziye ya da popüler çağrılışıyla Süslü Karakol vardı. Sultan Aziz devrinde 1866'da, ünlü İtalyan mimar D'Aronco'ya yaptırılmış. 1894'te 7 büyüklüğünde olduğu tahmin edilen deprem sırasında büyük hasar görüyor. Aynı mimar onarıyor. Ancak Cumhuriyet'ten önce bina yıkılarak ortadan kaldırılıyor. 

Haraççı Ali Sokağı üzerinden bir çirkinlik abidesi olan Aksu Han ve sağında Ziraat Bankası binasının görünümü.
Aksu han (eski Havyar Hanı) bodrumuna inen merdivenler. Kilise, sarnıç ve belki eski hanın kalıntısı olabilecek tonozlu duvarlar burada ortaya çıkarılmış. Görmeyi başaramadım. Bu bodrumun hemen sağı hanın Karaköy Meydanı'na çıkan geçit kapısına açılıyor..


Bu uzun girizgahtan sonra geziye başlayabiliriz. Şu an da Karaköy ya da Galata Köprüsü'nün Karaköy ucundayız. Kafamızın içini değil ama istikametini  sağa çeviriyoruz. Sağda denize yakın olarak gördüğümüz ilk bina Ziraat Bankası binası. Bir asıdır orada bulunmasına rağmen hakkındaki bilgilerimizin pek net olduğunu söyleyemeyiz. Bu binanın 1911 veya 1912 yılında yapılmış olması olasıdır diyen mimarlarımız var. Bu durumda eski köprüyle aynı sıralarda inşa edilmiş olmalıdır.  Ziraat Bankası her ne kadar 1880'li yıllarda kurulmuş görünüyorsa da, modern bir banka haline gelmesi 1924 yılındadır. Bu binanın Ziraat Bankası'na kırklı yıllarda geçmiş olabileceği söylenmektedir. Bu binanın yerinde, sigorta haritalarına bakılırsa, 1904 yılında bir Fransız bankası olan "Credit Lyonnais" varmış. 1918 yılında, bu bankanın yerini "Wiener Bank" adında bir Avusturya  bankası almış. 1920'li yılların başında tekrar bir Fransız bankasının eline geçiyor. Kısa bir süre de "Tütün Rejisi" bu binada faaliyet gösteriyor. Bina artık Galata'da aşina olduğumuz 19yy eklektik mimari uslubun özelliklerine sahip. Mimarını bilmiyoruz.Kaynaklarımda bulamadım. Binalarına aşina olduğumuz mimarlarımızdan birine ait olmadığı açık. Sonradan bankanın hemen yanına ek bir hizmet binası yapılmıştır ki, tam bir çirkinlik abidesidir. Mimarı, ana binayla ortak bir üslup geliştirme ihtiyacı duymamış. Ne yazık !
Binanın denize bakan yüzü süslemeler bakımından hayli zengin ve karmaşık. Ben (eğer bir kompozisyon söz konusuysa) ne olduğunu çözemedim. Başka kaynaklara da baktım. Bir açıklama bulamadım. Bu arada,  DB İstanbul Ansiklopedisinde ilgili maddeyi yazan mimarın bu heykelere ve kabartmalara iyi bakmamış olduğu ya da ezberden yazmış olduğu izlenimi ediniliyor. Bir kere, balkonnun her iki yanında "devasa kadın heykelleri var" deniliyor. yanlış. Soldaki kadın ve sağdaki erkek heykelleri. Kadının omuzunda çanta gibi kayışlı bir şey var ve sol eliyle onu tutuyor. Erkek heykeli de bir duvarcı ustasını andırıyor. Ellerinde çekiç ve keski var. Her iki heykelin de  ayak uçlarında iki küçük erkek çocuğu figürü var.Sanıyorum ellerinde de fener taşıyorlar.  Maddeyi yazan mimar bina üzerinde ufak bezemeleri görüyor. Ama denize doğru çıkıntı yapan iki sandalı  ve onun üzerine kanat germiş  kartal heykelerini görmüyor. sandalın burun kısımlarında da ağzı açık poseydon suratını andıran bir büst var. Bütün bunların bir anlamı var mı bilmiyorum.  Ismarlama   yapılmış bir tema mıdır,  yoksa doğaçlama mıdır? Ya da yontucu ustalarının kendi kültürleriyle ilişkilendirilebilecek sembolik veya mitolojik anlatımlar mıdır? Binanın Perşembe Pazarı'na bakan yüzündeyse, aynı sandal ve kartal kabartma ya da heykeli sağ üstte yer alırlen;onun solunda küreyi andıran  altında büzülmüş ağız kısmıyla bir torbaya benzeyen  ve üzerinde kanatlarını germiş aynı kartal figürü var. Yalnız bu kez kartalın ayaklarına yılana benzeyen bir şey dolanmış. Enteresan. Bu bir mitolojik kompozisyon olmalı. 

Ziraat Bankası'nın Perşembe Pazarı tarafına bakan yüzü





Karaköy Rıhtım Caddesi


Binanın Perşembe Pazarı'na bakan yüzündeki kartal kabartmasının ayaklarına dolanmış iki yılanın başları birbirine bakıyor.



Ben Aziz Nesin'in başyapıtı olan üç ciltlik Böyle Gelmiş Böyle Gitmez'i okuduktan sonra ne zaman bu binanın yakınından geçsem, o kitapta anlatılan bir hikayeyi gözümde canlandırırım. 20'lilerin sonları ya da 30'ların başında, Nesin askeri okulun orta kısmında öğrenciyken, okul izinlerinde evi uzakta olduğu için Tahtakale'deki meşhur Tamburacı Han'da kalmaktadır. Bu han bugün deforme edilmişse de halen ayaktadır. Çok eski bir Tahtakale hanıdır. Bu handa "başçı İbrahim " diye bilinen (seyyar kızarmış kuzu başı ve pilav satan)  ve seyyar satış işini yapan (muhtemelen İbrahim'in zennanesi de olan) genç elemanı  Ali ile birlikte hanın girişinde solda (şimdi bodrumda kalmış) bir odada kalmaktadır. Nesin okul izinlerinde çoğu kez onların bu odasında kalmaktadır. O zaman bu işi yapanlar (başka seyyar satıcılar gibi) satış yapacakları yerleri paylaşmışlardır. Başçı İbrahim'in  yeri bu Ziraat Bankası'nın hemen köşesindedir. Bu iş gece ve gece yarısından sonra yapılmaktadır. Sabahın dördüne kadar. Herhalde köprünün kapanış saatinin bitimine kadar. Tabii o zaman buralar meyhane, bitirimhane, umumhane nev'inden yerlerin sayısının fazla olduğu,  yani gece farklı aktif bir hayatın yaşandığı   mekandır. Eleman Ali  her gece başının üzerinde taşıdığı camekanlı  dolabını bu bankanın köşesinde açmaktadır. Aziz Nesin'de zaman zaman ona eşlik etmektedir  (Artık  bu kelle pilavcılar İstanbul'da kalmadı. Şimdi nohut pilavcılar var). Aziz Nesin'in bu kitabı aynı zamanda bir İstanbul tarihidir. Nesin bir İstanbul çocuğudur. Ekonomik nedenlerle sürekli ev değiştirdiklerinden şehrin hemen her tarafında ikamet etmiştir. Buraları anlatır. Nesin Heybeliada' da doğmuştur. Aziz Nesin burada satıcı yamaklığı yaptığı sırada o zaman ki "köprüaltı çocukları"nın hikayesini de anlatır. Eski köprü dubalar üzerindeydi. Devasa içi boş dubalar. Hatırlarsanız, bunların üzerlerinde de bir adam geçecek çapta vidalanmış kapaklar bulunurdu. Özellikle soğuk kış gecelerinde onlarca çocuk bu dubalara doluşur, içerde yakılan bir ateş etrafında birbirlerine sarılarak uyumaya çalışırlarmış. Tabii bir çok kötü alışkanlığı burada edinirler, yetişkinler tarafından cinsel olarak buralarda  istismar edilirlermiş. Nesin bir kez içine girmiş. Sonradan belediye bu kapakları bir daha açılmayacak şekilde kapattırıyor ve bu çocuklar kış aylarında barınaksız kalıyorlar. Aslında buna benzer hikayeler Osmanlı İstanbulunun hemen her devrinde -ama özellikle de 19yy sonları ve 20.yy'da şehre artan göç ve ekonomik nedenlerle beraber artıyor- var. Haliç'in iki yakası bu sorununun en dramatik şekilde yaşandığı yerlerdi. Bugün de böyledir. Neyse uzatmayalım. Bu başçı İbrahim'in Şükrü isimli, şimdi adı aklıma gelmeyen yine Tahtakale'de, Tamburacı Han'ın Uzun Çarşı'ya doğru biraz yukarısında bulunan bir handa iş tutan ve orada barınan bir rakibi varmış. Bu adam hemen her hafta bir kaç kez kafayı çekip çekip  Tanburacı Han'ın önüne gelir, nara atar, başçı İbrahim'e galiz küfürler edermiş. Yine her seferinde, genç eleman Ali bıçağıyla dışarı fırlayıp, ona haddini bildirmek istermiş. Ama İbrahim Ali'yi engellermiş. Zaman zaman İbrahim ve Ali arasında da pek dışarıya belli etmedikleri sorunlar olabiliyormuş. Hatta bir kezinde Ali, İbrahim'i terk edip Karadeniz'deki memleketine gidiyor. Nesin, İbrahim'in o zaman ne kadar mutsuz, huzursuz olduğunu, Ali'nin hasretiyle nasıl yanıp tutuştuğunu anlatır. O da bir süre sonra dayanamaz dönermiş. Bir Pazar günü sabahı Şükrü yine İbrahim'in hanının önüne gelip küfürlerine başladığında, bu kez İbrahim, Ali'ye engel olmamış. eline tabanca tutuşturmuş. Ali adamı vurup öldürmüş. uzun yıllar hapsedilmiş. Tabii Nesin'in oradaki macerası da bu olay üzerine sona ermiş. 





Şimdi şu Havyar Han'ın işlevinden hareketle biraz Galata borsasından söz edelim. İstanbul'da ilk borsa, önce gayri resmi (1854), sonra resmi olarak (1863) bu handa faaliyete geçiyor. Tanzimat, siyasal,toplumsal ve kültürel hayatın modernleşmesini hedefleyen bir program olarak bilinir. Her ne kadar bizde işin o tarafına pek değinilmese de, kapitalist formasyonun oluşmamış olduğu, tarımsal-feodal bir imparatorluğun sanayi devrimiyle yeni bir evreye girdiği Avrupa kapitalist sistemine entegrasyonu gibi hedefe sahiptir. Fermanın hemen öncesinde 1838'de Britanya İmparatorluğu ile ve hemen sonrasında Fransa ile yapılan ekonomik kapitülasyon antlaşmaları bu gayenin somut göstergeleridir. Kendi iç dinamikleriyle sermaye ilişkilerini hakim bir sistem haline getirememiş geleneksel tarımsal imparatorluk, modernleşme için zaruri olan sermaye nakıslığını elbette borçlanma yoluyla kapitalist devletlerden temin edecekti. Yani bu gelişmiş kapitalist ekonomilerin bağımlı bir birleşeni haline gelecekti. Galata borsası, bu ihtiyaçtan doğmuştur.Tanzimat yönetimlerinin modernleştirici faaliyetlerinin İstanbul ve İzmir ve Selanik gibi, özellikle dış boyutuyla,  ticari etkinliğin nispeten yoğun olarak yaşandığı kentlerde altyapı, teknolojik yenilenme, ulaşım ve iletişim gibi alanlarda yoğunlaşmasını bu entegrasyon çabasıyla izah etmek gerekir. Örnekse, bu kentler Avrupa'nın büyük ticaret ve finans ağına telgraf aracılığıyla bağlanmıştı.

Hatırlarsanız, Türkiye'de 1980'de başlatılan neo-liberal entegrasyon programı çerçevesinde de benzer şekilde, iletişim,  ulaşım gibi altyapısal ve teknik yatırımlara öncelik verilmişti. Nitekim dünya genelinde de, ekonomik entegrasyonlar yoluyla sermayenin uluslararası karakterinin takviye edilerek, çok daha az elde toplanması sürecinin adı olan globalleşme, bu altyapısal, teknik gelişmeler ve buluşlar (Engels, "keşif ihtiyaçtan doğar" demişti) sayesinde bir olgu haline gelebilmiştir.

Globalleşme sadece 80'lerde başlatılmadı. esasen kapitalizmin her uzun ve derin krizi başladığında, sistemin tepkisi sermayenin dünya düzeyinde entegrasyonu ve temerküzü şeklinde olmuştur. 1873'de baş gösteren kriz sonrasında da aynısı olmuştu. Bu yayılma yoluyla entegrasyonun, sermaye dolaşımının ve temerküzünün engellendiği noktada da savaşlar patlak vermişti.  Bu globalleşme hamlesi 1929 Buhranı sonrasında da yapılmış ve ardından savaşla sonuçlanmıştı. Bir başka hamle 1973 büyük  krizinde yapılmıştır. İki kutuplu dünya ya da soğuk savaş olgusu, kapitalist-emperyalist bloğun aralarındaki sorunları ertelemelerine, birlik görüntüsü vermelerine vesile olmuştur. Bu yüzden 1970'lerin sonuna kadar süreç nispeten yavaş gelişmiştir. Sosyalist bloğun çöküşünden sonra yerin göğün kapitalistleştiği koşullarda, öngörülenin  aksine,   kapitalizmin krizi derinleşerek müzminleşmiştir. 2008'de patlak veren bunalım kapitalist-emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri de yadsınamaz bir realite olarak ortaya çıkarmıştır. Sermayenin yeni bir globalleşme hamlesi bu kez askeri müdahaleler (19yy'da, 20.yy'da örneklerini gördüğümüz şekilde) aracılığıyla sürdürülmek istenmektedir. Bu müdahalelerin emperyalist devletler  arasındaki paylaşım sorununu ve ayrışma eğilimini  azdırması kaçınılmazdır. Bu küçük küçük bölgesel müdahaleler, büyük yangının körükleyicisidir.

Kapitalist dünyanın en uzun süre ekonomik refah, demokrasi ve barış içinde yaşadığı dönem 1946'dan sonra başlamış olan "soğuk savaş" dönemidir.  Öyleyse hiç tereddüt etmeden,  bunun SSCB ya da sosyalist bloğun varlığı sayesinde mümkün olabildiğine işaret etmek gerekir. Sosyalist blok iç ve dış nedenlerle çökertilince, emperyalist kral -rezil görüntüsüyle- tekrar çıplak kalmıştır.

Tahmin edilebileceği gibi, kapitülasyonlarla dış ticaret ağı içine çekilen Osmanlı devleti, geleneksel ve endüstriyel olarak zayıf ekonomisini, endüstriyel ve sermaye hacmi dolaysıyla gelişmiş kapitalist ekonomilere, üstelik de tanıdığı imtiyazlarla birlikte eklemlemesi, çok geçmeden yerli üretimin çökmesine ve büyük dış ticaret açıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştı. Dramatik ölçülerde artan ithalat, kontrolsüz devlet harcamaları, burjuva tüketim kalıplarının toplumda giderek benimsenmesiyle birlikte Osmanlı devleti ve toplumu  borç sarmalı içine girmişti. Yani bugünkünden pek farklı olmayan bir hal. Bugünkü halin şöyle bir 10-15 yıl öncesinde de yine bir Tanzimat benzeri AB programı benimsemişti. Sonra Gümrük Birliği adı altında Türkiye'nin sürekli kaybeden taraf olduğu kapitülasyonlar mecmuası bayram havasında (Tanzimat'ta da aynısı olmuştu) kabul edilmişti. Gelgelelim bu sürecin siyasal ve ekonomik temelleri 24 Ocak 1980 kararlarıyla atılmış, arkasından da siyasal alanı yeni programın isterlerine göre dizayn edecek 12 Eylül darbesi gelmişti. Süreç içinde Türkiye'nin tarım ve hayvancılıktan  başlamak üzere aşama aşama küçük sanayisini ve giderek genel olarak sanayisini devre dışı bırakan emperyalizmin telkin ettiği politikalarla üretme kapasitesi düşmüştür. Serbest ithalata dayalı ve kaçınılmaz olarak borç sarmalına sokulmuş bir ülke görünümündedir. Türk ekonomisi bugün de dün olduğu gibi seyyal sermaye girişleri ve bu sermayenin "hava oyunları"na tabidir. Demek ki reel anlamda, yani yatırım, üretim, istihdam ayakları üstünde duran bir ekonomi, dün olduğu gibi, bugün de mevcut değildir.Dışarıdan bakıldığında, toplumun tüketim eğilimleri, sürekli artan AVM sayısıyla bir refah varmış izlenimine kapılabiliyorsunuz. Gelgelelim, emekçilerin satın alma gücü 70'li yılların bile gerisinde olan ülke de, bu izlenimi serap olarak izah etmek gerekir. Söz konusu olan, tamamen borca, faizle borçlandırmaya dayalı bir  bir "refah" tır. Tabloda eksik olan "cennet mekan" Abdülhamid Han'dır.Bir "padişah taslağı"yla bu eksiğin de giderilebileceği sanılmaktadır.

Bu koşullar altında Osmanlı devleti vadeli ve yüksek faizli iç ve dış borçlanma tahvilleri çıkarmıştı.. Bu tahviller piyasada spekülasyon nesnesi haline gelmişti. Yanı sıra, tüccar da sermaye toplamak adına tahviller çıkarmaya başlamıştı.Hatta gemilerdeki ya da depolardaki mallarını teminat göstererek piyasadan para toplamaya başlamışlardı. Artık limanlar, limanlardaki kafeler, birahaneler, oteller, genelevler, tiyatrolar, açık ya da kapalı bir çok yer bu kağıtların spekülasyonunun da yapıldığı mekanlar olmuşlardı. Sadece lövantenler, gayrimüslim Osmanlılar değil, müslüman Türk uyruklar da özendikleri tüketim kalıplarını realize etmek için kolay yoldan ya da "havadan" para kazanmak adına bu spekülatif oyunlara dahil olmuşlardı. O zaman Türkler bu oyunlara, isim üretmedeki yaratıcılıklarını bir kez daha göstererek "hava oyunları" adını vermişlerdi.

Kırım Savaşı yıllarında artan nakit kaynak ihtiyacı, devletin borçlanmasını arttırmıştı. Bu artış spekülatif faaliyetlerin yoğunlaşması anlamına geliyordu. Artık çığırından çıkmış, bir çok yolsuzluk, istismar ve hileye açık haldeki "mali piyasa" kontrol atına alınmak istenmiş, Havyar Han'daki ilk borsa bu surette ortaya çıkmıştır. Devlet bir yandan bu faaliyeti kontrol altında tutmak istiyor, diğer yandan da sürekli arz ettiği istikraz kağıtlarıyla teşvik ediyordu. Kırım Savaşı sonrası devletin piyasaya sürdüğü bir tür kağıt para olan "kaime"nin piyasada altın karşılığı spekülasyonu, kaimenin altın karşılığının sürekli arttırılmasıyla,   muazzam servetler bir takım ellerde birikmiştir. Tabii devletin borçlarının katlanarak artması pahasına. Galata'da devlete ve şahıslara yabancı devlet ve bankalardan komisyonları karşılığında borç para bulan bankerlerin  mekanı olmuştu.  Osmanlı yüksek bürokratlarının hemen hepsinin bir "danışman" bankerinin olduğunu biliyoruz. Aldıkları rüşvetleri, yaptıkları yolsuzlukları bu borsada değerlendiriyorlardı. Sahip oldukları hanların, yalıların kaynakları da böylece anlaşılıyor olsa gerektir. Onların borçla finanse edilen saltanatlarını, kaybedilen topraklar, canlar, çöken ocaklar, kanlı savaşları hesaba katmayacaksak, sokaktaki adam ödeyerek 1954'de kadar ancak bitirmiştir. Tabii bu kez de yanlış bir yola girmiş Cumhuriyet'in borçları büyümeye başlamıştır. Hep olduğu gibi, borçlandıkça kriz büyümüş; kriz büyüdükçe borçlanma artmıştır. Bu oyunun kuralı bu.

Bu spekülatif faaliyet Havyar Han'ın, daha öncesinde de olduğu gibi, dışında da devam etmiş, müslüman uyrukların ilgisi giderek artmıştır. İstanbul tarafındaki kahvehanelere, mahallelere kadar yayılmıştır.Bir çok vak'ada görüldüğü gibi, işinden gücünden, malından mülkünden, çok ve kolay para kazanma hırsı yüzünden feragat etmiş küçük insanların felaketleriyle sonuçlanmıştır (Tıpkı Türkiye'nin yeni bir neo-liberal entegrasyona tabi tutulduğu 1980'den sonra olduğu gibi. O zaman ki banker, sonraki borsa, tefeci banka felaketlerini. hatırlayınız. Bir çok küçük tasarruf sahibinin tek tek  küçük sayılabilecek ama birlikte devasa meblağlara tekabül eden para ve servetleri, faiz, kâr, temettü olarak büyük kapital sahiplerinin kasalarına aktarılmıştı. Yani refah vaadiyle iğfal edilip, yoksullaştırılmışlardı. Aynı kumar oyunlarındaki gibi, önce biraz kazandırır, hevesi teşvik edersiniz, sonra amiyane tabirle "donuna kadar" el koyarsanız) Kontrolsüz faaliyet, büyük istismarlara, olaylara ve sık sık devletin müdahalesine neden olmuştur. 1914'deki  savaşla beraber bütün dünya borsalarının kapanmış olmasına rağmen, İstanbul'da sokaklardaki "hava oyunları" çılgınlığı devam etmiştir. Hatta Şehzadebaşı'nda kendiliğinden bir borsa oluştuğu kaydedilir. Savaş şartlarında her türlü mal üzerinden büyük spekülasyon olanakları ortaya çıktığından, büyük kapital sahipleri arasında büyük voli vuranlar olmuştur.

Havyar Han'dan sonra borsa onun çok yakınında bulunan Komisyon Han'a taşınmıştır. Bu han bazı kaynaklarda "Konsolid Han" olarak geçer. Konsolid de o sıralarda piyasaya sürülmüş ve hayli ilgi görmüş bir tahvildir. Dünya Savaşı esnasında faaliyetini durduran bu han 1921'de yeniden faaliyete geçmiş, bu sıralarda oyuncular arasında işgal kuvvetleri askerleri de görülmeye başlanmıştır. Bu yıllara damgasını vuran, Rum uyrukların İstanbul'daki müslüman halkın mülk ve arazilerini Rum banka ve bankerlerinin desteğiyle satın almak için borsayı da kullanarak yaptıkları spekülatif oyunlardır. Bunun nedeni, Prof Haydar Kazgan'ın işaret ettiği gibi,  savaş sonrası uygulanması düşünülen Wilson Prensipleri'dir. Buna göre, ihtilaflı topraklarda tapu kayıtları esas alınacaktı. Türklerin bir çoğu, işgal şartlarında, yapılan menfi propagandayla İstanbul'un elden gideceğine ikna edilmişti. O yıllarda borsa oyunlarına da başvurarak Rumlar İstanbul'da epey mülk edinmişlerdi. Aynı yıllarda, Türk nüfus arasında da borsa oyunlarına olan ilginin dramatik olarak artmış olduğunu yine Prof Kazgan'dan öğreniyoruz. Komisyon Han'dan sonra hisse senedi borsası, Köprü'nün Balık Pazarı tarafındaki Fermeneciler sokağında, şimdi artık bulunmayan, Mehmet Ali Paşa Hanı'nda faaliyetini sürdürür.

Geçerken şunu da belirtmek isterim. Bu borsacılık faaliyeti, emperyalizmin kapitalizmin bir evresi, dolayısıyla ekonomik-politik bir olgu olduğunu, basit bir dış siyaset sorunu olmadığını, sosyalizme dönüştürülmeyen bir burjuva devriminin, emperyalizm çağında, kaçınılmaz olarak, bu emperyalist boyunduruk ilişkisini yeniden üreteceğini  görmek istemeyen kadroların yönetimindeki Cumhuriyet'te de  devam etmiştir. Ta ki 1929 krizi gelip kapıya dayanana kadar. Sonrasında da 50'li yıllardan itibaren tekrar bu faaliyet canlanmaya başlamış, 24 Ocak kararları sonrasında çok büyük bir ivme yakalamıştır. O zaman da kurumsal, hukuksal oluşum ve kararların önüne geçen bir fiili durum yaratılmış olduğundan, "hava oyunları" yine Galata'da ( mekanların tarihsel-  işlevsel sürekliliğine bakınız) sokaklara taşmıştı.

Tabii Osmanlı devrinde bu hanlarda yürütülen daha çok bireysel bankerlik faaliyetleriydi.Yani "broker"  faaliyetleriydi.  Büyük işler, büyük banka ve tefeci kuruluşlar  biraz daha sonra, Merkez Bankası'nın faaliyetine başlamasıyla beraber Voyvoda caddesinde iş göreceklerdi. Ancak hanlardakilerle büyükler arasında sıkı bir "iş" bağlantısı olduğunu unutmayalım. Bu hanların alt katlarında yazıhaneler, üst katlarda da mubayaacı tabir edilen (bugün "broker" denen) "ayakçı" aracılar faaliyet gösterirlermiş. Benim çocukluğumda ve sonradan 80'li yıllarda bu faaliyet İstanbul'da Sirkeci tarafında, özellikle şimdi otel olan  4.Vakıf Han dahilinde ve etrafındaki bazı hanlarda da sürdürülmüştür.

Şimdi  Osmanlı'da durum böyleyken Avrupa ülkelerinde de çok farklı olduğu söylenemezdi. Aradaki fark, borsada oynayan küçük tasarruf sahibi ve büyük sermayedar arasındaki farkla kıyaslanabilirdi. Osmanlı bu global oyunda küçük tasarruf sahiplerinin derekesine düşürülmüştü. Avrupa'da borsa faaliyetleri en erken İtalyan şehir devletlerinde daha 13.yy'dan itibaren modern formuna benzer şekilde ortaya çıkmıştı. Fransa, İspanya,Hollanda, İngiltere gibi ülkelerde 16.yy'da önemli borsa faaliyetleri vardı. O zamanın Avrupasında da bu faaliyet kafelerde, birahanelerde, açık alanlarda sürdürülüyordu. Hatta "coffy" ya da "kafe" denilen mekanların bu ihtiyaçtan doğmuş olduğunu söyleyen tarihçiler var. Piyasadaki dalgalanmalar, iniş ve çıkışlar hakkında bilgisi olmayan, şahsen bilgi edinme olanakları da bulunmayan küçük tasarruf sahipleri, brokerler tarafından büyük sermaye sahipleri adına manipüle ediliyorlardı. Kısacası, borsanın işleyiş kuralı  her yede aynıdır.Kapitalizmin temel eğilimini yansıtır: "Büyük balık, küçük balığı yutar".

Ömer Abed Han. Karaköy Vapur İskelesi'ne bakan ama artık önünde başka binalar bulunan yüzü



Eski yazıyla "Ömer Abed Hanı 1321"
Vallaury'nin imzası. 
Ömer Abed Hanı zeminden tavana bakış
Sonradan iki kardeş hisselerini ayırıp binayı paylaşmışlar. Küçüğünün payına  düşen Abed Hanı adını almış. 
Lafı çok uzattık. Yürümeye devam edelim. Aksu Han ve Ziraat Bankası'nın arasında kalan bir yerde Ömer Abed Han var. Mimarı Vallaury. Yapım yılı 1321. yani 1905-6 yılları. Daha önce değinmiştim. Galata'da, Beyoğlu'nda, Taksim'de, hatta Sultanhamam ve Aşierefendi civarındaki bir çok büyük bina, apartmanlar, pasajlar 1880-1912 yılları arasında yapılıyor. "Belle Epoque" devrinde. Avrupa ve Amerika'da kapitalizmin parasalcılaştığı, finans sermayesinin  temel bir fail haline gelmiş olduğu dönem. Özellikle 1905-6 yıllarında bir yoğunlaşma var. Herhalde o yıllarda İstanbul'u gezebilseydik, şehrin bu kesimlerinin bir şantiye görünümünde olduğunu gözlemleyecektik. Sahildeki hemen hemen bütün binaların, sarayların şimşir tabir edilen suyu soğurdukça sertleşen ağaç kazıklar üzerinde inşa edilmiş olduklarını biliyoruz. Aynısı Ömer Abed Han için de geçerlidir. Tipik bir neo-klasik yapı. Üzerinde cam atriumu olan bir pasaj olarak dizayn edilmiş. Binanın dört tarafa açılan kapıları var. Binanın sahipleri iki kardeş, muhtemelen zahire ticaretiyle iştigal etmekteler. Zaten handa da uzun yıllar zahireciler faaliyet gösteriyorlar. Limana yakınlığı da bu bakımdan bir avantaj olarak görülmüş olmalıdır. Sonradan  faaliyetleri itibariyle çeşitli dallarda yer alan esnaflar kiracı olmuş. Kasacılar, elektrik malzemesi satıcıları vs. Yetmişli yıllarda burada bulunan çok sayıda avukat yazıhanesi hatırlıyorum. Muhasabeciler de vardı. Şimdi büyük ölçüde elektronikçiler bulunuyor. Karaköy'de bundan daha büyük ve ihtişamlı bir han yoktur herhalde.

En üst kattan binanın içine bakış









Bu hana yaptığımız ziyaretten sonra Necatibey Caddesi'ne doğru yürüyelim.Yolun karşı köşesinde yarım daire biçiminde eski Türk Ticaret Bankası, şimdi Finansbank binası var. 1958 talanına (bu operasyonun o zaman ki adı "Yıldırım Yıkma Harekatı"ydı. Evet, yanlış okumuyorsunuz, adı resmen böyleydi) kadar  aynı yerde Karaköy Mescidi vardı. Bu mescidin yerinde erken Fatih devrinde bir tekkenin bulunduğu ve bunun sonradan camiye çevrilmiş olduğu biliniyor. Bu cami zamanla harap hale gelince, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın onun yerine fevkani (yüksek girişli) başka bir cami yaptırmış olduğu Merzifonlu Vakfı kayıtlarından anlaşılıyor.  Yüzyıllar sonra, 20.yy başlarında altındaki dükkanlarla birlikte epey harap durumda olduğu görülen caminin yerine, D'Aronco'nun mimarı olduğu yeni bir fevkani mescid, altında dükkanlar bulunduğu halde, inşa ediliyor. Sene 1908. Tabii maddi kaynak sıkıntsısı yüzünden bu küçük mescidin yapımı biraz zaman alıyor. Cami mimarisi bakımından hayli özgün bir örnekti. Art nouveau ve (hatırlarsanız, Frej apartmanını gezerken değinmiştik) jugendstil karışımı bir tarzı olduğu söylenebilir.

Şimdi sıkı durun. 1958'de Menderes'in "Yıldırım yıkım ekipleri" yıkılacak binalar listesine dahil olduğu için bu mescidi de kaşla göz arasında yerle bir ediyorlar. Yıkımlar tamamlanıp, temizlikler yapıldıktan sonra bu mescidin yıkılmasına gerek olmadığı, bir yanlışlık sonucu yıkım listesine dahil edilmiş olduğu anlaşılıyor. Mescidin arsası bir müddet orada boş duruyor. Sonra Türk Ticaret Bankası binası için bu arsa uygun bulunuyor. Hatta caminin mihrab ve minberinin başka bir camiye (Çemberlitaş'taki Atik Ali Paşa Camisi) nakledildiği söyleniyor. Bunun da doğru olmadığı çok geçmeden anlaşılıyor. Caminin içindeki eşyaya ne olduğu bilinmiyor. Bu arada yeni yapılan bu gördüğümüz  bina da -sanıyorum- 1959 yılında modern mimari dalında ödül alıyor.


Karaköy Mescidi 1910 yılı olmalı. En sağdaki bina Ziraat Bankası binası. Solda D'Aranco'nun çizimleri. Dikkat ediniz, o sıkışık mekana nasıl estetik olarak yerleştirilmiş.  Soldaki fotografiye dikkatle bakınız. Tam karşıda solda  o yıllarda, bugünkü AKM'ler gibi, furyası görülen bonmarşelerden biri olan Galata Bonmarşesi var. Onun karşı köşesi diyebileceğimiz bir konumda da ("Hasan" yazılı tabelanın olduğu bina) bizim "1.milli mimarlık" tarzı binalarımızdan biri varmış. Bugün yok. Yerinde 1958'den sonra yapılmış ve mimarlık ödülü almış, halen yerinde duran yarım daire şekilli eski Türk Ticaret Bankası binası var. Halen Finansbank olsa gerek. Bu arada, ben bu mescidi  kısmen, mimar Vedat beyin Büyük Postane binasını yaparken hemen  arkasında bulunan  Aşirefendi sokağının köşesine kondurmuş olduğu Hobyar Mescidi'ne çok benzetiyorum. Öte yandan, eleştiriler karşısında devrin hükümeti, mescidin parça parça kesilip, numaralandırılarak o yıllarda henüz bir camisi bulunmayan Kınalıada'ya götürülmüş olduğunu iddia etmiştir.  Ancak bugün adada gördüğümüz modern görünümlü cami, sonradan Kınalıada'nın içine eden ANAP'lı belediyenin meclis üyesi mimar Başar Acarlı'nın eseridir. 1964'te yapılmıştır. Mimarisinde Llyod Wright'ın çizgilerinin etkisi görülmektedir. Yani anlayacağınız, kesilen parçalarıyla söz konusu mescid Ada'da tekrar kurulmamıştır. Fotoğraf DB İst Ansiklopedisi'nden.










58'teki Menderes yıkımlarından manzaralar. Hemen solda görülen ve yıkımdan paçayı kurtarmış olan bina Norstende Sigorta binası. Mimarı da, emin değilim, ama tarzına bakılırsa Mongeri olsa gerektir. Bankalar Caddesine doğru tam karşıda meşhur Galata Bonmarşesi.

Bu fotografi Menderes vandalizmi öncesinde bugünkü Tersane Caddesi'nin ortasında bir adanın daha olduğunu gösteriyor. Soldaki bina halen yerinde duran Norstende Sigorta Hanı. Köprünün çıkışında solda. Önündeki cadde Tersane Caddesi. Ortadaki adanın sağı bugünkü Tünel binasının da bulunduğu cadde. 1934 Şehir rehberinde bu cadde, Camiicedit ("yenicami") Caddesi olarak gösterilmiş. Bu adı taşımasının nedeni, biraz aşağıda, şimdiki Hırdavatçılar Çarşısı yerinde, vaktiyle Fransisken Kilisesi'nin bulunduğu yerde, Osmanlı devrinde yapılmış ve Cumhuriyet devrinde yıkılmış olan Yenicami'nin bulunuyor olmasıydı. Zaten "camiicedit" yenicami demektir. Bu ada 1958'de bütün yaşanmış hayatları, anılarıyla birlikte imha ediliyor. (Fotografi Gönül Kıvılcım'ın Karaköy kitabından alınmıştır. Fotografi var ama bir açıklaması yok)






Soldaki bina Alman Norstende Sigorta binası olmalı. Binanın alt katlarında kiraya verilmiş mağazalar vardı. Solda cadde üzerine bakan kısmında, benim ilkokul ve orta okul yıllarımda (geç altmışlar, erken yetmişler)  şimdi Necatibey'de yeni yerinde olan MABEL vardı. Tam karşısındaki bina TÜNEL (İETT) binası. Caddenin ortasında görülen pafta 1958 vandalizmine kurban edildi.





Bugünkü Tersane Caddesi


Buraya kadar gelmişken Mongeri'nin Karaköy Palas'nı da gezelim. Ama o ne? Güvenlik memuru, şimdi Yapı ve Kredi Bankası ve Halk Bankası'nın birlikte yer aldıkları binanın içinde resim çekilmesine mani oluyor. Ne yapalım, biz de çekmeyiz. Karaköy Palas 1920 yılında yapılıyor. Yapımı esnasında en ünlü iki Türk mimar, Kemalettin   ve Vedat beylerin de katkıları oluyor. Neden diye düşündüm? Binaya bakınca anlamak zor değil. Evet, bu binanın hakim stili neo-bizanstır. Fakat bir çok Selçuk ve Osmanlı öğeleri de içeriyor. Türk ulusal mimarlık akımının katkıları çok hareketli dış cephenin detaylarında da olsa algılanabiliyor.  Özellikle kat aralarındaki çıkıntılara ve ince bezemelere dikkat ediniz. Tabii dış cephedeki en belirleyici Bizans öğesi cumbadır. Bina özgün olarak 4 katlıdır. Son kat sonradan ilavedir. Binanın han olarak yapıldığı anlaşılıyor. İki taraftaki girişlerde bugün iki farklı banka var. Orta giriş ise han kapısıdır. Bu yapının beni en çok etkileyen kısmı kemerli kapılarıdır.


Mongeri'nin Karaköy Palas'ı


Karaköy Palas üzerinde Mongeri'nin imzası































En üst kattaki  iki yandaki porfir ya da porfir benzeri levhalar ve üç adet  sütün arasındaki pencerelere bakınca, Ayasofya'nın içindeymiş gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. 

Fotografi net değil. Üst pencernin altındaki balkon görüntüsü verilmiş  mermer korkuluk üzerindeki bezemelere dikkatli bakarsanız  haç  şekli göreceksiniz. 



Binada cumba sadece sol tarafta kullanılmış. 





Surp Krikor Lusoroviç Ermeni Kilisesi'nin Çan Kulesi
Karaköy Palas Kemeraltı Caddesi üzerindedir. Bu caddenin eski adı "Ermeni Kilisesi Caddesi"dir. Herhalde biraz ileride sağda, Kemeraltı Caddesi'nin Sakızcılar Sokağı ile keşiştiği yerde bulunan Surp Krikor Lusoroviç Ermeni Kilisesi dolayısıyla bu ad verimiştir. Bu kilisenin bulunduğu yerde 15.yy'a tarihlenen  İstanbul'daki belki de en eski Ermeni Kilisesi vardı. Bizans devrindeki Ermeni kiliseleri hakkında hemen hemen bir bilgi yoktur. Bununla birlikte Ermeni tarihçi Kevork Pamukçuyan bu kilisenin yerinde, 1360'da kaleme alınmış bir Ermeni belgesinde Surp Sarkis adında bir kilisenin mevcut olduğunu söyler. Öte yandan, bugünkü kilisede bulunan iki haçkarlı (ikonlu) kitabeden eskiden burada bulunan kilisenin 1431 tarihinde inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Öyleyse, Bizans İstanbul'undan Osmanlı İstanbuluna intikal etmiş bilinen tek Ermeni kilisesi burada idi. Bilindiği gibi,  Osmanlı devrinde, daha önce Bursa'da olan Ermeni patrikliği, 1461 yılında Fatih'in isteğiyle İstanbul'a taşınmıştır. İstanbul'daki Osmanlı devri Ermeni kiliseleri bu tarihten sonra kurulmuştur. Tek istisnası Surp Krikor Lusoroviç Kilises'dir.Özgün kilisenin üç bölümden oluşmuş olduğunu, Antoine Galland anılarında anlatıyor. Kilisenin sonraki bir çok kez yeniden yapılışında bu formun genel hatlarıyla korunmuş olduğu anlaşılıyor.  Depremler ve yangınlar dolayısıyla bir çok kez yıkılıp yeniden yapılmış ya da yenilenmiş olan bu kilise, en son 19yy'da özgün boyutları içinde yeniden inşa edilmişti.  Ancak Kemaraltı caddesini genişletme çalışmaları sırasında, kilise 1958'de önce kısmen ve sonra da tamamen yıktırılmış. Cumhuriyet devrinde yeni kilise yapılması yasaklanmış olduğundan, Ermenilerin yeni bir kilise yapmak istemeleri hukuksal sorunlar çıkarmış, sonradan eski kilisenin bulunduğu alanın küçük bir kısmına tekabül eden bugünkü yerinde şapel boyutlarında küçük bir kilisenin yapımına izin verilmiştir. Böylece bu görülen kilise 1964 yılında açılmıştır.

Surp k. Lusoroviç'in Sakızcılar Sokağı'ndaki kapısı

Kilisenin bitişiğinde bulunan Özel Getronagan Ermeni Lisesi

Surp (Aziz) Krikor Lusoroviç Kilisesi




Kilise'nin özgün formunun çizimi.Osmanlı devrinde cami dışındaki mabetler de kubbe kullanılması yasaklanmış olduğu için küçük küçük kubbelerle kubbe ihtiyacı giderilmeye çalışılmış.

Şimdi tekrar Karaköy Meydanı'na doğru aşağı yürüyelim. Kilise'yle aynı sırada, Kemeraltı Caddesi'nin soldan Lebleci Sokağı ve sağdan Aynalı Lokanta Sokağı'yla keşiştiği adada,  "venedik kırmızısı" tabir edilen renge boyanmış Büyük Balıklı Han'a girelim. Bu han orijinal olarak 1454 tarihinde   Balıklı Rum Hastanesi olarak ahşap binasında faaliyete geçmiştir. Sonra limana yakınlığı dolayısıyla denizciler tarafından taşınan veba gibi salgın hastalıkların burada tedavisinin yapılması, o zaman ki anlayışa göre, uygun bulunmamış. Hastanenin şehir dışına taşınması istenmiştir. Bugün Yedikule sur dışında bulunan yerine Galata'daki açılışından bir kaç yıl sonra intikal etmiştir. Yedikule'de tarihi 437 senesine kadar giden, yani  erken Bizans zamanlarına dayanan kutsal bir ayazamanın ("Zohodos Piyi") ve kilisesinin varlığı biliniyor. Hastane, o civarda "küçük balıklı " diye bilinen arazi üzerinde inşa edilmişti. Halen han olarak kullanılmakta olan Karaköy'deki binaysa,  Balıklı Rum Hastanesinin akarıdır. Hastaneden buradan taşındıktan sonra binanın geçirmiş olduğu evrim bilinmiyor. Ancak  bugünkü boyutlarında olmasa da, han ya da dükkanlar şeklinde kullanıldığı tahmin edilebilir. Bugünkü han binası 1875 tarihinde, Patrik 2.Yoakim tarafından Zografyon, Zarifi gibi Rum bankerlerinin katkısıyla yaptırılmıştır. Mimarı Ariditi Razi'dir. Bu han Cumhuriyet devrinde Büyük Millet Han olarak adlandırılmış, sonradan tekrar Büyük Balıklı Han olarak çağrılır olmuştur. Eskiden dört yana giriş çıkışı olan kapıları varken, bugün sadece iki tanesi mevcuttur. Çünkü hanın etrafı binalarla sarılmıştır. Biraz daha aşağıda, Abed Han'ın hemen arkasında bulunan Yemişçi Hasan Sokağı'nda da biraz daha küçük ölçekli olmak üzere Küçük Balıklı Han vardır. Bu hanın içindeki kitabeden 1875 yılında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.



Büyük Balıklı Han

Şimdi Elektronikçilerin dükkanlarının bulunduğu hanın avlusu ve havuzu (ya da çöplüğü). Şu havuzu  aktif hale getirmezlerse, çöplük olmaktan kurtulamaz. İçine su doldurup bir kaç tane japon balığına bakmak zor mu? 
Rıhtıma yakın Küçük Balıklı Han


Bu iki hanın aynı tarihte yapılmış oldukları anlaşılıyor


Büyük Balıklı Han'ın  karşı tarafında Kemeraltı  Caddesi üzerinde  Yüksekaldırım genelevlerin bulunduğu yere çıkan meşhur Zürafa Sokak. Sonradan genelevlerin bu sokakla bağlantısı kesildi. Bu sokak çıkmaz bir sokak haline getirildi. Genelevlerin Yüksekkaldırım tarafından girişi Alageyik Sokağı oldu. Alageyik Sokağı Kemeraltı'na kadar iniyor.  
1.BÖLÜMÜN SONU

4 yorum:

  1. öncelikle çalışmalarınızda başarılar dileriz, bloğunuzdaki makaleleri beğeniyle okuyoruz, dell notebook tamircisi olarak başarılar dileriz.

    YanıtlaSil
  2. eline, koluna, aklına, ayaklarına sağlık.

    YanıtlaSil
  3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  4. Merhabalar, size ulaşabileceğim bir mail mümkün mü.

    YanıtlaSil