14 Aralık 2011 Çarşamba

İstanbul Gezileri 1"Tepebaşı ve Büyük Londra Oteli"

Beyoğlu Belediyesi sokak ismini doğru yazmaktan bile aciz. Sokağın  ismi "Topçekenler" ama belediyeye göre "Topçekerler". Değiştirme ihtiyacı da duyulmamış. 

Nane Sokak sonundan Topçekenler Sokağına bakış.Abanoz sokağı bir altta kalıyor. 
İstanbul'da, Galata, Beyoğlu ve civarından başlayarak bir dizi geziler yapacağız. Neden burası? Türkiye'nin dünya kapitalizminin  neo-liberal parasalcı düzenine entegrasyonunun fütursuzca tamamlandığı şu son on yıllarda, bu mahallin öncelenmemiş ölçüde rant alanı haline gelmesiyle, ekonomik araçlarla vandalizm süreci içerisine sokulmuş olduğu vak'adır. Elbette zamanlar, devirler değiştikçe mekanlar da değişim geçirirler. Geçirmeliler.

Ancak bu değişimlerin toplumun ortak belleğini oluşturan  kültürel varlıkların korunmasıyla, mekanın tarihsel sosyal, ekonomik işlevsel özellikleri dikkate alınarak yürütülmesi gerekir.  Kentsel değişim ya da dönüşüm, "talan" değildir. Kentin tarihsel olarak oluşmuş sosyal yapısının darmadağın edilmesi değildir. Tarihsel olarak neredeyse işlevsel bir süreklilik gösteren mekanların bu eğilimini akamete uğratarak  onları köklerinden kopartıp tarihsizleştirmek değildir.

Neo-liberal kent anlayışı, aynı neo-liberal ekonomi gibi rantçı bir anlayışa dayanır. İnsan, toplum, üretime dayanan reel ekonomi  ve dolayısıyla tarih gibi bir kaygusu yoktur.  Son "Demirören AVM faciası" işlerin hangi akılla yürütüldüğüne iyi bir örnektir. Tam anlamıyla bir içeriği boşaltma faaliyetidir. İçeriği formdan koparma girişimidir. Muhtemelen bu "akıl"ın benzer icraatlerine Beyoğlu ve Galata'da tanık olmaya devam edeceğiz. İşte gündemdeki Serkl Doryan kompleksi, Tokatlıyan, Hacıpulos Pasajı ve diğerleri... Neo-liberal kapitalizmin "şehircilik" anlayışı iş başındadır. Yapılması gereken, sosyal boyutuyla tek tek binalar, mekanlar için direniş örgütlemekle yetinmeyip, mücadeleyi saldırıya geçmiş olan kapitalizmin bu yeni evresini odaklayacak şekilde genişletmektir.  Rantçı ve talancı anlayışı teşhir etmektir.

Tarlabaşı'nı,  Haliç'i, Beyoğlu'nu ve şimdilerde Sultanahmet'i  kurtarmak adına yapılan "temizlik"lerin kenti kimliğinden, geçmişinden koparmak, sosyal dokusunu dağıtmak gibi sonuçları olmuştur. Bugün sık sık civarından geçtiğim Haliç'e bakarken yabancılaşma hissine kapılıyorum. Tarlabaşı, Haliç, Beyoğlu  operasyonları bir trafik, sıkışıklık, kirlilik sorunları mecmuası içinde meşrulaştırılmak istendi. Bunda başarılı da olundu. Oysa kentin fiziksel topografyasını, sosyal topografyasından ayrı düşünmek gaflettir. Kentin trafik, kirlilik gibi sorunları kentsel mekanların dümdüz edilmesiyle çözülemez. Böyle çözüm olmaz! Mekanlar tarihsel faaliyetlerindeki ve  buna bağlı olarak oluşmuş sosyal yapılardaki süreklilikleriyle kimlik haline gelirler. Ne var ki kapitalizmin her yeni evresi, kentlere yeni bir fonksiyonel, sosyal-ekonomik müdahale anlamına da geliyor. Öyleyse, kapitalizm koşullarında kentin fiziksel ve sosyal boyutlarıyla özgün kimliğini korumak mümkün olmuyor. Bugün en iyi korunmuş kentler arasında hemen akla gelen Doğu Avrupa kentleri, bu başarılarını sosyalist geçmişlerine borçlular. Ne demek istediğimi somut olarak gözlemlemeniz için  bugünlerde Sultanahmet civarında dolaşmasını salık veririm. Kimsenin insanları mekanlara yabancılaştırmaya hakkı yok. Mekana yabancılaşma kendi kimliğine de yabancılaşma demektir. Neyse.


Geziye başlamadan önce bu şehre tutkun şair Nedim'in dizelerini hatırlayalım: Bu şehri Stanbul ki mislü bâhâdır (zarafet misalidir)/Bir rengine yekpare Acem mülkü fedadır/Bir gevheri(cevher) yekpare iki bahr(deniz) arasında/Hurşidi cihantâb(dünyaya ışık saçan güneş) ile tartılsa sezadır(yaraşır).

İlk olarak şu an içinde bulunduğum Tepebaşı'ndaki Büyük Londra Otel'inden başlayalım.Yalnız bundan önce, bazı saptamalar yapmama izin veriniz. İstanbul'da ilk otellerin yoğun olarak yer aldıkları bir yer, İstiklal Caddesi ve Tepebaşı   arasında kalan eski Le Petit Champs Mezarlığı'na izafeten Petit Champs diye anılan, bugünkü Meşrutiyet Caddesi (bu caddenin eski adı Tepebaşı Caddesi idi)  civarıdır. Bu mezarlığın bugün Meşrutiyet Caddesi ve Tepebaşı  olarak bildiğimiz yerden aşağıya doğru  Şişhane ve Kasımpaşa'ya inen yamaçları kapladığını biliyoruz. Tepebaşı'nda bugün bile çok sayıda otel vardır. Osmanlı devrinde buranın oteller tarafından tercih edilmiş olmasının nedeni, Haliç'in Bizans'tan Osmanlı'ya devreden anlamıyla izah edilebilir.

Osmanlı devrinde de, İstanbul'un esas  silueti   Galata'dan görünen Haliç'in güneyinde yer alan yedi tepeli şehir idi. Yerleşimin en yoğun, dinamizmin Galata'yla birlikte en yoğun olduğu yer de burasıydı. Hem Bizans'ın kiliseleri, hem Osmanlı'nın selatin camileri  Haliç'e ve Galata'ya bakan bu tepeler üzerinde inşa edilmişti. Belki biraz da Lodos yüzünden, Marmara kıyılarına pek rağbet edilmemişti (Marmara'ya rağbet, özellikle yazlıkçı rağbeti, dikkat çekici ölçüde, 1950'lerde Demokrat Parti devrindeki modernleşmeyle başlar dersem, yanlış bir şey söylemiş olmam. Atatürk'ün Florya'yı yazlık köşk olarak seçmiş olması bile o tarafı cazip kılmaya yetmemişti). Tekrar Osmanlı'ya dönersek, Marmara tarafındaki tek önemli cami Sultanahmet'tir. Haliç'in Galata'ya bakan yamaçları hem Bizans ve hem de Osmanlı devirlerinde, şehrin başka yerlerine göre,  çok daha fazla rağbet görmüştür. Bu yüzden olsa gerek, Tepebaşı civarında yoğunlaşan ilk oteller için Haliç manzarası; İstanbul imajına daha uygun bir konum teşkil ediyordu. Mesela, Büyük Londra Oteli de, otelin bu konumunu vurgularcasına, uzunca bir süre "belle vue" ("güzel manzara") adını hem tabelasında hem de tanıtıcı broşürlerinde kullanmıştır.

Bu mahalde sadece ünlü lüks oteller bulunmuyordu. Mezarlık çevresinde, sekenesi ağırlıklı olarak Rum olan Tarlabaşı'nda (örnekse, 2.Meşrutiyet'ten sonra G Sarayı Yeni Çarşı caddesindeki genelevlerin buraya taşınmasıyla, genelevlere  dönüşen Abanoz sokağı pansiyonları) orta ve düşük gelir grubundan insanlara hitap eden oteller ve pansiyonlar da vardı. Bu Abanoz sokağı (sonradan -yanlış hatırlamıyorsam 1980'lerde- adı Halas Sokak olarak değiştirildi. Ama hâlâ civarın ve İstanbul'un eskileri "Abanoz" demeye devam ediyorlar)  civarındaki Kilit sokak, Topçekenler, Süslü Saksı, Büyük Bayram ve Küçükyazıcı sokakları, Topraklüle(eski meşhur Lale sokak), Nane ve Daracık adlı sokaklar bugün de (tamamen olmasa da)  yer yer (özellikle Büyük Bayram Sokağı'nın Tünel tarafındaki başı) kötü üne sahip evlerin bulundukları sokaklardır. Yakın zamana kadar bu mahal, genel olarak, "Ziba" olarak adlandırılırmış. Ziba, Farisi de "süs" ya da "süslü" demek. Sermet Muhtar Arus'un hatıralarından, evlerin kalitelerine de işaret eder şekilde, alt taraf ve üst taraf olarak, "büyük Ziba", "küçük Ziba" olarak iki bölümlü olduğunu öğreniyoruz.Dalan zamanındaki yıkımlarda, yanlış hatırlamıyorsam, Abanoz sokak sınır olmuş,alt kısımdaki eski cumbalı çoğu harap ama içinde yaşayanların olduğu apartımanları içeren sokaklar yıkılmıştı.

Hürriyet'ten sonra (1908'den sonra) bu evler buraya taşındıklarında şamata ve ev alemleri sokaklara taşıyormuş.  Erken Cumhuriyet devrinde (1930'ların ilk yarısında), bu mahaldeki evler bir süre yasaklanmış, kaldırılmış, ancak bunun mahsurları sonradan görülmüş olmalı ki, "evler"in tekrar burada göz önünde ve kontrol altında toplanmasına karar verilmiş. Hürriyet'ten önce, yukarıda da değindiğim gibi, burası sosyal olarak emekçi Rum ailelerinin yerleşim yeriydi. Yanı sıra, Beyoğlu kafe şantanlarında, lokantalarında, otellerinde, barlarında, varyete ve sirklerinde  çalışan Osmanlı uyruğu ya da yabancı personelin pansiyoner olarak kaldıkları binaları içeriyordu.


Toprak Lüle sokak (eski adı Lale sokak) Fuhş-u Atik'in en faal olduğu sokaklardan biriydi. Sokağın yarısı  Dalan vandalizminin kurbanı oldu. Üstten bitiştiği sokak Büyük Bayram Sokağı (şimdi fuhşun en faal olduğu sokak).Alttan birleştiği sokak Abanoz ya da Halas sokak. Beyoğlu'nun 1880 öncesine dair eğlence ve tabii fuhuş hayatı konusunda elimizde bulunan en değerli kaynaklardan birisi, "hacce-i evveli" nam Ahmet Mithat Efendi'nin Henüz 17 Yaşında'sıdır. Öğrenim düzeyi düşük, orta halli insanların hanelerine ilk kez yazıyı, edebiyatı sokmuş olan kişi olarak Ahmet Mithat Efendi, bu kitabında aslında muhtemelen kendinin başından geçmiş bir "Beyoğlu kaçamağı"ndan söz eder. O kadar öyle ki, o gece yapmış olduğu bütün harcamaları bahşişlere varıncaya kadar kaydeder (Örnek olsun, dört şişe rakı mezesiyle, bahşiş dahil, 260-270 kuruş imiş. Hiç de ucuz görünmüyor) . Böylece o devrin Beyoğlu'sundaki içki, sigara, randevuevi, pezevenklerin komisyonları da dahil  fiyatlar, kısacası bir gecelik bir kaçamağın maliyeti konunda bilgi sahibi oluyoruz. İlginç olan, Ahmet Mithat Efendi gibi mutaassıp ve 2.Abdülhamid muhibi olarak bilinen bir zatın kendi başından seçmiş olduğu anlaşılan  bir olayı gayet rahat ve açık seçik bir şekilde anlatmaktan çekinmemiş olmasıdır. Bugünün modern insanı ya da yazarı dahi kendi başından geçmiş böyle bir  olayı anlatmakta onun kadar istekli ve curetkâr davranmayabilir. 

Abanoz sokağı ya da yeni adıyla Halas Sokak  Taksim tarafından bakış 

Eski Abanoz yeni Halas sokağın Taksim tarafındaki başı. Sokakta halen çok sayıda kundura levazımatçısı var.

Bir zamanlar önündeki manzara dolayısıyla "belle vue" adını almış olan Büyük Londra Oteli'nin önündeki şimdiki manzara: çirkin TRT binası.

Yakın zamanlara kadar Tepebaşı Parkı olan( bu  park İstanbul'daki ilk belediye parkıydı), altta daha solunda unutulmaz Şehir Tiyatrosu ve sonraki Deneme Sahnesi'nin  bulunduğu yer şimdi otopark.
Tepebaşı'nın Haliç tarafındaki yamaçlarında Petit-Champs mezarlığı



                                          Bir kartpostal:   sağda Tepebaşı Caddesi, solda Millet Bahçesi ve Tiyatro


B.Londra Oteli'nin biraz ilerisinde Tünel istikametinden gelirken solda bulunan bir başka  Lövanten Apartımanı. "Cordova Frers (Kardeşler)" adını taşıyor. Yapılış tarihi 1922. Demek ki, savaş sonrası bile lövantenler İstanbul'dan umutlarını kesmemişler. Gerçi henüz Cumhuriyet yok. 

1960'ların ilk yarısında, diğer sokaklardaki genelevler kapatılıp, sadece Abanoz Sokağı'nda toplanmaları sağlanmış. Sokağın her iki başına da kimlik kontrolü için demir kapılar konmuş. Cumhuriyet Gazetesi'nin 1963 tarihi bir nüshasında, Abanoz sokağındaki bu evlerin kapatılmasıyla ilgili tartışmalar sürerken yayınlanan bir dosya-haberde, bu sokağı ayda ortalama 100 bine yakın erkeğin ziyaret ettiği ve bu evlerde 300 civarında "sermaye" tabir edilen kadının çalışmakta olduğu tespit edilmiş. O zaman İstanbul'un nüfusu herhalde bir-iki milyon civarındaydı. Buna göre, ziyaretçi rakamını abartılı bulduğumu belirtmek isterim. Bir süre sonra Galata dışındaki bütün genelevlerin kapatılması karara bağlanarak, Abanoz sokağındaki fuhuş faaliyetine son verilmiş. Hatta yine aynı ansiklopedinin verdiği bilgiye göre, kapatılma öncesi son gece bu evler müşteri almamışlar. Matem havasıyla bütün sermayeler sabaha kadar zil zurna sarhoş oluncaya dek içmişler. Ancak yine de 1970'lerin ortalarına kadar tek tük kaçak çalışan evler varlıklarını sürdürmüşler. Bunların en ilginci, Kadillak Nermin adlı bir mamanın Ayva Sokağı'nda çalıştırdığı, "Kadın Satış İstasyonu" adlı "müessese" imiş.

1980'lerde, Abanoz (yeni adıyla Halas sokak)  ve civarı tekrar salaş ve bir kısmı metruk konutların ve kundura malzemesi satıcılarının bulunduğu bir yerdi.   90'lı yıllarda Rusya üzerinden gelen fuhşun civar otellerinde yoğunlaşması sonrasında, "Ziba" da eski ikbal günlerine yeniden kavuşmaya başladı. Bu yazı için geçenlerde oralarda dolaşırken yer yer eskiyi aratmayacak manzaralara tanık oldum. Muhtemelen hafta sonları ve özellikle  hava karardıktan sonra bu sokaklar daha da şenleniyor. Bu sokaklarda kışın bile yarı çıplak oldukları halde eski binaların pencerelerinden sarkan ya da sokak kafelerinde müşteri bekleyen genel kadınlara ve bol miktarda  travestilere rastlarsınız.


Görüyorsunuz, laf lafı açıyor. Şunu da dikkat çekici bir not olarak ilave etmek istiyorum. Hürriyet'ten sonra (1908'den sonra), bir çok genelevin yerinin değiştirilmiş olduğu anlaşılıyor. Doğma büyüme Üsküdarlı olan Enderunlu Vasıf Hoca (Vasıf Hiç) merhum, İstanbul Ansiklopedisi'nde, Üsküdar'da Bülbülderesi'nde Selanikliler Mezarlığı yakınında bulunan genelevlerin Söğütlüçeşme civarındaki, (sonradan) muhtemelen adı değiştirilmiş ya da kaybolmuş Paris Mahallesi'ne nakledilmiş olduğunu söyler. Bu bilgiyi bir başka Üsküdarlı, devrin meşhur külhanbeyi balıkçı Hüseyin de, aynı kaynakta, doğruluyor. Üsküdar umumhanelerinin 1890'larda (2.Abdülhamid devri) Bülbülderesi'nde bulunduğunu 1908'den sonra oradan taşınmış olduğunu teyit ediyor. Hatta ev ev, mamalarından sermayelerine kadar detay veriyor.

Dikkat edilecek olursa, bu evlerin legal olarak faaliyet gösterdikleri, hatta kapatılmayıp, taşındıkları, yerlerinin değiştirildiği anlaşılıyor. Bu yer değiştirmenin nedenleri de tahmin edilebiliyor. Mesela, Yeni Çarşı'daki, herhalde GS Lisesi'ne yakın olduğu için; Bülbülderesi'ndeki, mezarlık ve onunla bağlantılı etrafındaki yatır türbelerine yakınlıkları dolayısıyla taşınmış olmalıdır. Tabii İttihatçılar arasında GS Lisesi (Mektebi Sultani) mezunları, hocaları var. Yakınları Bülbülderesi'nde metfun olabilecek Selanikliller var.

Bir de, herhalde dikkatinizden kaçmamıştır, özellikle kapitalizmin daha da vahşileştiği parasalcı devrelerinde, baskı rejimleri ortaya çıkıyor. Bugün olduğu gibi. Ve yine bu dönemlerde dincileşmeyle birlikte (ele ele demek daha doğru) genel bir ahlak düşkünlüğü -ve tabii fuhşun da- artışına tanık olunur. Bugünkü gibi. Osmanlı devletinde, Abdülhamid istibdatı devrinde de fuhşun -İstanbul'un bir çok semtinde- meşru (genelevler) ve gayri meşru (randevu evleri) faaliyet olarak gelişme kaydettiğini görüyoruz. Tabii kapitülasyonlar, Osmanlı hükümetinin bu alanda, özellikle sıhhi bir takım düzenlemeler yapmasını engelliyordu. Gerçi belediye (6.Daire) bünyesinde bir Nisa (kadın) Hastanesi 1884'te açılmıştı. Ancak bunun işleyişi düzenli olamamıştır. 1914'te kapitülasyonların kaldırılmasına kadar bu alanda etkili adımlar atılamamıştır. Tarih Vakfı'nın Dünden Bugüne Istanbul Ansiklopedisi'nde telaffuz edilen bir rakama göre, 1860 yılında, adli ve tıbbi denetimden uzak olarak çalışan "hayat kadını" sayısı 2000'den az değilidir.

Özellikle 1850'lerde Kırım Savaşı izleyen yıllarda, Fransa ve İngiltere'yle yapılan ekonomik, siyasal antlaşmalar sonrasında İstanbul'a Avrupa'dan bir seyahat furyasının başlamış olduğu biliniyor. Bu noktada, geçerken, bir başka tespit daha yapabiliriz. Yunan bağımsızlık savaşı sırasında, Batı'daki Türk imajı "barbar"a tekabül ediyordu. Romantizm devri, büyük toplumsal-ekonomik değişim devrinin eşiğinde, yani sanayi devriminin etkilerinin hayatın her alanında duyulmaya başlandığı, büyük toplumsal-kültürel bunalımların yaşanmakta olduğu bir zamanda, batılı aydın tekrar klasik kaynaklarına dönmüş, bu arada,  eski Yunanla özdeşleştirilen Osmanlı vilayeti Yunanistan'ın barbar işgalinden kurtarılması, onlar tarafından uğruna can verilecek bir tür nostaljik ideal olarak görülmüştü. Tabii "tatsız" gerçeklikten bir tür kaçış yoluydu. Bu akıl ne zaman kökensel referanslarını yeniden keşfetmeye yönelse, eş zamanlı  olarak, kendi karşıtını da yeniden keşfetme ya da kurgulama çabası içinde oluyor. Bilindiği gibi, Yunan bağımsızlık savaşına bu duygularla katılan gönüllü batılılar vardı. Mesela o savaşa katılmak için gelmiş olduğu Yunanistan'da, savaşa katılamadan   hastalanarak hayatını kaybeden İngiliz şair Lord Byron.

Hay Allah, laf lafı açmaya devam ediyor. Esasen Yunan bağımsızlığını da doğrudan Yunan'ın bir başarısı olarak görmemek gerekir. Bir kere, Britanya ve Fransa, balkanlardaki ulusal uyanışa karşıydılar. Ancak çoğu Balkan halkıyla etnik ve dinsel bir yakınlığı olan Rusya'nın devreye girerek, özgürleştirici bir inisiyatif almasından çekiniyorlardı. Yunan bağımsızlık savaşına bu iki devletin desteği gönülsüz ama zorunlu bir destek olmuştur. Eğer bu destek olmasaydı, Yunaniler Osmanlı'yı alt edemezlerdi. Biliyorsunuz, benzer bir durum 1.Dünya Savaşı sonrasında da cereyan etmiş, o zaman emperyalist olarak tanımlanan bu devletler tarafından Anadolu'ya itilen Yunanistan, bu devletlerin arkasından çekilmesiyle yüz geri etmek zorunda kalmıştır. Yunanistan dün olduğu gibi, bugün de kendi başına bir şey yapma, kendi göbeğini kesme kapasite ve cesaretinden yoksundur. 2.Dünya Savaşı sonra Türkiye de aynı duruma düşmüştür.

Avrupa'da Yunan bağımsızlık savaşı sırasında görülene benzer bir "özgürlükçü" kampanya, biraz daha sonra, Rus despotizmine karşı başkaldıran Polonya bağımsızlık hareketi sırasında da oluşmuş, ancak Rus ordularının Polonya'ya müdahalesiyle bu bağımsızlık hareketi başarısız olmuştu. Hürriyet adına Yunanistan'ın bağımsızlığını destekleyen Rusya, Polonya'nın hürriyet adına ayaklanmasını, 1831'de, şiddetle bastırmıştı. Bu müdahaleden sonra Osmanlı'yı da yakından ilgilendiren en önemli gelişme, bir çok Polonyalı devrimcinin ülkelerinden kaçarak, Osmanlı'nın da aralarında bulunduğu bir çok ülkeye iltica etmeleri ve oralarda önemli roller oynamaları olmuştur.  Daha sonra İtalyan birlikçileri Carbonariler (=Kömürcüler) de benzer bir akıbete uğrayacaklar, İtalyan asıllı levantenler dolayısıyla Osmanlı'da da bu sığınmaların etkileri görülecekti. Aslında 1830'lar 40'lar Avrupa'da gericiliğin hakim olduğu kadar devrimci, komplocu hareketlerin de yaygınlaştığı bir periyot idi. Çoğu masonik yapıda siyasal örgütlenmeler pıtrak gibi Avrupa'da bitmeye başlamıştı. Bu gelişmeler Osmanlı'ya Genç Osmanlılar dolayısıyla yansıyacaktı. Otuzlu yıllardan itibaren Avrupa'nın bir çok ülkesinde, hemen hepsi kendi ülkeleri dışındaki yurtsever gençler tarafından kurulmuş "genç" İtalya, "genç" İsviçreliler, "genç" Fransa, "genç" Polonya gibi örgütler görürüz.

1823'ten 1853'e kadar aradan geçen 30 yıl içinde, Kırım Savaşı'ndaki "müttefik", "medeni" Türk imajı, önceki barbar Türk imajına galebe çalmıştır. Esasen Batı aydını arasındaki  hakim değerlendirme ölçütü bugün de pek değişmemiştir. Kırım Savaşı'nda Avrupa'yı tehdit eden "gerici, barbar" güç Ruslar olmuştu. Madem ki, Türkler Batılı devletlerinin yanında bu tehditi önlemek için en ön safta savaşıyorlardı, onlara artık barbar denemezdi. Bu kendisini merkez alan etno-santirist anlayışın bugün değişmiş olduğunu söyleyebilecek durumda mıyız? "Ya benden, yani 'medeniyet'ten (artık bir ideolojik endüstri haline getirilmiş "insan hakları", "özgürlük", "demokrasi" vb) yanasınız, ya da  'barbarlar'dan. " Bugün de Türkiye emperyalist devletler adına artık neredeyse egemenlik haklarından da vazgeçmiş bir ülke konumunda. Adeta sustalı maymun haline getirilmiş. Yat diyorlar yatıyor. Kalk diyorlar kalkıyor. Bu yüzden "İkinci Cumhuriyet"in yurttaşlarına reva gördüğü  anti-demokratik uygulamalar, faşizan yöntemler bu "medeni" emperyalist devletler ve onların satın alınmış,  "liberal" aydın payesi verilmiş sözcüleri tarafından görmezden gelinmek şöyle dursun, tam tersi oluyormuş gibi  sunuluyor. Pes !

Ama şunu da söylemeden geçmeyelim. Kırım Savaşı öncesi, popüler Batı aklında hakim olan "doğu" imajı, hemen hemen tamamen kurgusaldı. Kollektif hafızada yüzyıllardan beri aktarılmış, gerçekle bağdaşmayan, ya da gerçeği sadece görmek istediği gibi çarpıtan  anlatılarla yapılmış imaj fragmanlarından ibaretti. Kırım Savaşı ve sonrasındaki gelişmeler bu "doğu" imajının  daha gerçekçi referanslarla ve  nispeten bütünsel olarak tadil edilmesi gibi bir sonuç doğurmuştu.

Neyse. O zaman şehri ziyaret eden bu turist ve seyyahlar arasında bir çok ünlü figür de vardır. Bunların çoğu olasılıkla bu Tepabaşı civarı otellerinde ve pansiyonlarında  konaklamış olmalıdırlar. Turne yapan bir çok büyük ve küçük sahne grupları, şantör ve şantözler, sirkler, revüler bu civarda konaklamış olmalıdırlar.

Ünlü Fransız ozan Th.Gautier'nin, ünlü olduğu söylenemeyecek şarkıcı maşukasının (aynı zamanda baldızı oluyordu) arkasından İstanbul'a gelişinde, parasal sıkıntılar içindeki  maşukasınınkine nispetle (hoş, bir süre sonra o da aynı sıkıntıyı hissetmeye başlayacaktır) bir kaç gömlek daha klas bir otelde kalmış olduğu tahmin edilebilir. Bu otel o zaman Beyoğlu ve Tepebaşı arasındaki Derviş sokağının Tepebaşı tarafındaki ucundadır. Bu sokak, Tünel'den Taksim istikametine yürürken solda Gönül (eski adı Timoni) sokağından sonra gelen sokaktır. Yeni adı, Orhan Adli Apaydın olan sokaktır. Aslında, Derviş sokağıyken, adı Piremeci sokağı olarak değiştiriliyor. Seksenli yıllara kadar bu adı taşıyordu. Sonra bir kez daha değiştrildi. Böyle eski sokak adlarının değiştirilmesini doğru bulmadığımı söylemek isterim. Piremeci (doğrusu "peremeci" olacak) Rumca bir sözcük. İstanbul'a özgü gondola benzer çift kürekli sandala "pereme" deniyor. Bu sandalı kullanan da "peremeci" oluyor. Belki inşa eden için de kullanılan bir sıfattır. Ne de olsa, sokak Tersane'ye çok uzak bir yerde değil. Neyse. Bu iki sokağı (Sermet Muhtar bu sokaklara, üzerlerindeki  otel ve pansiyonların yoğunluğu dolayısıyla hovardaların pek rağbet ettiklerini söyler) hemen arkalarından  yatay olarak kesen sokağın adı halen Mezarlık sokağıdır. İki sokağa olan cephe ve geçişleriyle, Suriye Pasajı bu iki sokağı birbirine bağlar.

Nitekim, Th.Gautier de İstanbul'u anlattığı kitabında, Le Petit Champ- des -Morts yakınlarında, biraz İtalyanca bilen İzmirli bir bayanın, biraz Fransızca bilen (genç kız) yeğeniyle birlikte işlettiği bir otelde kaldığını, oda hizmetini gören kızın Yunani olduğunu belirtir. Otel odasının oryantal bir havasının olmadığını ilave eder. Otelin İstanbul'da pek sık rastlanmayan  taştan bir yapı olduğunu belirtir. Th. Gautier, o zaman ki İstanbul'da dört dilin konuşulduğunu (Türkçe,Rumca, İtalyanca ve Fransızca) ve bu haliyle, Babil Kulesi'ni hatırlattığını söyler. Ancak başka anıları okuduğumuzda bu civarda en geçerli olan lisanın,  "Peraca" denilen ve bu dört dilin sözcüklerini ihtiva eden bir dil olduğunu anlıyoruz. Gautier, İstanbul'da sokak duvarlarında sokak isimlerini, hane kapılarında kapı numaralarını gösteren sayıların bulunmadığını ve bu yüzden adres bulmakta çok zorlanıldığını söyler. Gautier, 1852 yılının Haziran ayında, Kırım Savaşı'ndan (1853-6)biraz önce İstanbul'a gelmiş ve 70 gün kalmıştır.Hem parasız kaldığından, hem yapacak bir iş ve görülecek başkaca bir şey kalmamış olduğu için ayrılmaya karar verir. Şehirde henüz modernleşme girişimleri ve modern belediyecilik başlamamıştır.

İstanbul Ansiklopedisi'nde 1897 yılında işlenmiş bir cinayet vesilesiyle, bu Derviş Sokağı'nda bulunan İtalyan asıllı (lövanten) Mme Klodya Kavalli adında bir kadının işlettiği eski iki katlı 8 odalı bir konaktan pansiyona dönüştürülmüş bir tesisten ("İtalyanın Pansiyonu") söz edilir. Reşat Ekrem merhum, bu pansiyonun müşterilerinin genel olarak Avrupalı bekar erkekler olduğunu belirtir ve Klodya hanımın onların sabaha kadar odalarında tek başlarına canları sıkılmasın diye yanlarında getirdikleri "can şenlikleri"ne ses çıkarmadığını ilave eder. Bu tür malumatı, en doğru şekilde, ancak merhum üstadımızdan alabileceğimizi hatırlatmak isterim. Klodya hanım, Kırım Savaşı sırasında duvarcı ustası olan kendisi gibi İtalyan kocasıyla birlikte şehrimize göç ederler.  Ansiklopedideki hikayeye göre,eşinin ölümünden sonra  altmış yaşlarındaki dul madam jigolo- uşak görevi ifa eden (Arnavut asıllı) bir çalışanı tarafından öldürülür.  Gautier bu pansiyonda kalmış olamaz. Bununla beraber, bu sokakta pek çok konaklama işletmesi olduğu anlaşılıyor(mesela ünlü Viyana Oteli). Bu da aynı sokağın Tepebaşı tarafında ve sonundaymış. Kim bilir belki sokağın karşı köşesindeydi. Bu olay onun zamanında olmuş olsaydı, bir yazar olarak epey bir malzemesi olurdu.

Son olarak, büyük otellerin Boğaziçi'ni keşfetmeleri Cumhuriyetle birlikte başlamış olduğunu belirtelim. Şimdi bugünkü konumuza başlayabiliriz.

Büyük Londra Oteli 1892 tarihinde Adamopulos ve Aperghi adlı iki Rum ortak tarafından, civardaki daha bir çok binaya imazasını atmış olan, İtalyan mimar Semprini'ye yaptırtıldı. Semprini çok önemli bir Beyoğlu ve Galata mimarı. İstanbul'a 30 yaşında, 1871 yılında, yani büyük Beyoğlu yangınından sonra İtalya'dan geliyor. Bir müteahhitlik şirketi kuruyor. Bir çok binaya yardımcı mimar olarak katkıda bulunuyor. Bunlar arasında, San Antonio basiliki, Alman Lisesi, Teutonia binası, Alman Hastanesi, Terziler Sinagogu gibi binalar var.  Onun mimar olarak en çok bilinen eserleri İstiklal'deki Santa Maria Draperis Kilisesi, Horoz sokağı üzerindeki Avusturya St.Georg Hastanesi'dir. Semprini 1912 yılında İstanbul'dan ayrılarak ülkesine dönmüş, üç beş yıl sonra da vefat etmiştir.

Büyük Londra Oteli binası otel olarak inşa edilmemiştir.  Önceleri konut olarak kullanıldı. Kısa bir süre sonra da otele dönüştürüldü. Neden? Orient Express'in seferleri başladıktan sonra otellere ihtiyaç duyuldu. O zamanın en zengin turistleri de tabii en zengin ülkenin yurttaşları olan İngilizler. Bu yüzden olsa gerek, dünyanın başka yerlerinde de görülmüş olduğu gibi, yeni otele isim aranırken, "Londra" ismi tercih edilmişti. Otelin hemen karşısı, bizlerin de iyi hatırlayacağı gibi parktı. Şimdi yerinde kısmen TRT stüdyoları var.Bu TRT stüdyolarının Balık Pazarı tarafına bakan kısmında, sonradan bir kaç ünlü otel daha inşa edilmişti.Yine, Pera Palas Oteli ve oradan yukarıya doğru yürürken B.Londra Oteli'ne varmadan sağda kalan ve yakın zamana kadar faal olan 1896 yılında yapılmış Bristol Oteli (şimdiki Pera Müzesi) ve tabii eski Beyoğlu Adliyesi'nin bulunduğu köşede bulunan Hotel Royal d'Anglaterre  civarın otellerine örnektir. Bu sonuncu otel, buradaki en eski modern otellerdendir. İngiliz Elçiliğine ait bina, Logotheti kardeşler tarafından 1876'da satın alınarak, önce Nouvel Hotel, sonra (İngiliz Elçiliğine izafeten) Royal Hotel ve sonra da Royal d'Anglaterre adı altında çalışıyor. 1930'ların başında yeni sahipleri Medoviç ailesi, bir kez daha isim değişikliği yaparak, Cumhuriyet'in anlayışına uygun olarak, Alp Oteli haline getiriyorlar. Onlar binayı sattıktan sonra alan kişi binayı yıktırıp, otopark yapıyor. Sonradan yakın zamana kadar burada hizmet veren adliye binası bu arsaya inşa ediliyor.Şimdilerde de tekrar otel inşa ediliyor.

Büyük Londra Oteli'nin girişini arkamıza aldığımızda, hemen sağında,  İstiklal Caddesine kadar uzanan sokağa  adını veren Ceneviz asıllı lövanten bir aile olan Glavanilerin ahşap köşkü vardı. Glavaniler Istanbul'un, o zamanlar,  en zengin ailelerinden biriydi. Beyoğlu, Tepebaşı ve Galata civarlarında çok sayıda gayri menkulleri vardı. Mesela, şimdiki Merkez Bankası binasının yerinde bile onlara ait Glavani Hanı vardı. Bugün Beyoğlu'nda Postacılar sokağından inerken tam karşımıza gelen apartıman üzerinde hâlâ Glavani Apartımanı ibaresi görülebilir. 


Garden Bar 30'lu yıllarda. Tepebaşı bahçesi bugünkü Pera Palas'ın duvarına kadar iniyordu. Onun duvarına bitişik  olan kısımda Balkan Harbi'nden biraz önce 1911'de ünlü "Garden Bar" bir Bulgar yahudisi olan Natanson tarafından açılıyor (bara bitişik olarak görülen bina Pera Palas Oteli). Bir ara yanıyor. Sonra tekrar yapılıyor. Buradaki bar geceyarısından sonra dans salonuna dönüşüyor. Fikret Adil'e göre her akşam 22'de varyete başlar, gece yarısına kadar sürermiş (bkz. Fikret Adil: Garden Bar Geceleri, İletişim Yayınları). Tabii savaş sonrası beyaz Rusların Beyoğlu hayatına "müdahil" olmalarıyla burası da bale ve revü gösterilerinin yapıldığı bir mekan haline geliyor. Çünkü gelen Ruslar arasında  sadece generaller, asilzadeler yok, önemli balerinalar, müzisyenler var.  Hatta  merhum gazeteci  Hikmet Feridun Es (1909-1992) 70'li yılların sonlarında, Hürriyet'in eklerinden birisindeki haftalık tefrikasında, Garden Bar'dan söz ederken, kapısında bekleyen görevlinin bir Rus generali, vestiyerin de bir Kontes olduğunu hatırlıyormuş.  Diğer servis elemanlarının da hayli kariyerli Rus sürgünlerden oluştuğunu ilave ediyordu. Es, Türklerin votkayı ilk kez burada tattıklarını, bununla da kalmayıp, kokain ve eroin gibi "tozlar"la da burada aşina olduklarını belirtiyordu. Özellikle 30'lu yıllarda burası Avrupa'da bulunan en kaliteli mekanlardan birisi olarak görülüyor. "Ortadoğu ve Balkanlar'da da tek".  Zaten İstanbul o zaman Avrupa'da gece hayatının en hızlı olduğu kentlerin başında geliyor. Tabii Rus misafirleri sayesinde. Bu mekan 1930'ların sonlarına kadar varlığını sürdürüyor.  Noktürnal bir kişi olan Atatürk'ün de zaman zaman burayı ziyaret ettiği biliniyor. Burada en son 1937 Ağustos ayında gece yarısından sonra görülmüş, varyete izlemiş, sabah 04:00'te ayrılmış. Atatürk' ün özellikle dünyanın en büyük kazaska dansçısı Kazbek'i burada izlemekten (Herhalde, Kazbek'in güzelliği dillere destan karısını da görmekten-haydi bu da benden olsun) çok zevk aldığını yine Es üstadımızdan öğreniyoruz. 

Bugün Pera Palas Oteli yeni onarımdan sonra eski  Garden Bar'ın bulunduğu yere masa sandalyeler koyarak bir tür garden cafe haline getirdi. Eski günlerden kalansa sadece arkasından aşağı inilen merdivenler. Ha bu arada, Ruslar tarafından eski İstanbul tarafında, Çarşıkapı'da Garden Bar' a rakip olarak Bahçesaray Bar açılıyor. Orası da hayli rağbet görüyor. Hatta devrin çok ünlü Rus şarkıcıları, Chekova ve İvan Mujukin  ilk kez burada, Çarşıkapı'da sahneye çıkıyorlar. Bir o yılların İstanbul' una, bir de şimdikine bakın. "Zamanın ruhu" mu diyeceğiz? Önce maddesi sonra ruhu diyelim. Son olarak, bu göçmen Ruslar şehrimize sadece bar ve lokantalarını değil, pastanelerini de getirmişlerdi. Bunların en ünlüsü bugünkü  Saray Muhallebicisi'nin yerinde bulunan Petrograd Pastanesi idi. Burası 24 saat açıkmış. Garden Bar'da sabahı edenler, kahvaltı(daha doğrusu kahve-altı )  için buraya gelirlermiş. Bu ve benzeri mekanlar, en "avrupaisi" bile aslında taşralı olan şehrimiz insanlarının eğlence, yeme içme kültürünü, adabını çok etkilemiş. Bu bakımdan ve bu çerçevede, bir medenileştirmeci veya eski tabirle "muassırlaştırıcı" rol oynamış. Beyaz Rusların büyük çoğunluğu ülkemizde yapamadılar. Çoğu onlara oturma izni veren Arjantin'e göçmüş. Arjantin'de zaten bir İngiliz göçmen kolonisi vardı. Ruslar da onlara karıştı. Belki bugün Arjantin'in en "batılı" L. Amerika ülkesi olmasında bu göçlerin bir katkısı olmuştur.




Sağdaki binayı tanıyorsunuz. Pera Palas Oteli. Tepebaşı'na bakan yan yüzü. tentelerin olduğu  alandan yeşil alanın başına kadar olan yerde ünlü Garden Bar vardı. 1935'de kapandı. Şu resimde sohbet eden iki şahsın biraz yukarısından itibaren de yanan Şehir Tiyatrosu ve sonra kapatılıp otopark yapılan Deneme Sahnesi vardı. Pera Palas'ın resme göre soldan tam karşı köşesinde yani yolun karşısındaki köşede iki Avrupalı matmazel kardeş (yani hiç evlenmemiş iki hanım kardeş) şimdi otel olan binanın girişinde limonlu votkası ve sosisli sandviçleriyle meşhur bir lokal işletirlermiş. Buraya "matmazellerin yeri" denirmiş ve genellikle aşık çiftler tarafından tercih edilirmiş. Dikdörtgen biçimli mekanın orta yerinde büyük bir piyano varmış. Canlı müzik icra edilirmiş. Bir rivayete göre, İstanbul'un gayri müslim olmayan ahalisi ilk sosisi burada görmüş ve tatmış. Geçerken, son zamanlarında sokaklara düşmüş olan ünlü aktristimiz  Cahide Sonku hanımın da bu civarda bir sokakta ölü bulunmuş olduğunu hatırlatmak isterim ( Cahide hanımı iki kez Sultanahmet Alemdar yokuşunun başına doğru, aşağıdan gelirken sol tarafta yer alan, şimdi yerlerinde turizm acentaları bulunan, alkol ve idrar kokusunun iç içe geçmiş olduğu ayakçı meyhanelerinden çıkarken görmüştüm. Bir keresinde yolun karşısında bulunan İstanbul'un en eski sinemalarından olan (şimdi yerinde halıcı dükkanı ve restaurant var) Alemdar Sineması'nın afişlerine dalgın dalgın bakarken görmüştüm. Civardaki esnaf onun Cahide hanım olduğunu söylüyordu. Sonra fark etmiştim, kızı  Ender Sonku'nun bir filmi oynuyordu, onun afişlerine bakıyordu.  Yanında da iri kıyım köylü tipli bir adam vardı. İkisinin de üstü başı perişandı. Yıllar sonra o meyhanelerin müdavimi olan bir kişiyle tanıştım. Ona Cahide hanımı ve yanındaki o iri kıyım adamı sordum. Kendisi  o yıllarda uzatmalı  üniversite öğrencisi bir alkolikmiş, o meyhane çok ucuz olduğu için parası az olduğu vakit orayı ziyaret edermiş. Üstelik kaldığı öğrenci yurduna da çok yakınmış (Çatalçeşme sokağı ile Hükümet Konağı Caddesi'nin kesiştiği sol köşede yer alan Beşir Ağa Külliyesi, yanlış hatırlamıyorsam, 70'li yılların sonlarına kadar,  öğrenci yurduydu. Orada kalıyormuş. Orta mektep yıllarımda, bir gün o sokakta top oynarken, devrin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın o yurdu teftiş ziyaretinde bulunduğuna tanık olmuştum. Gayet suratsız bir adam izlenimi bırakmıştı. Bazı çocuklar sevgi gösterisinde bulunmuşlar ama o çocukların yüzüne bile bakmamıştı. O zaman böyle şimdiki gibi koruma orduları yoktu. Yurt çıkışı şoförüne, "Fülürye'ye " komutu vermiş olduğunu hatırlıyorum)Neyse. Hikayemize dönelim,  Cahide hanımdan çoğu kez (pek sık gelmediği için)  para alınmazmış. Yanındaki adam bir Kürt hamalmış. Cahide hanım, adamın alakasını soranlara, "ne yapayım, ona el ayak tırnaklarımı kesmesi için ihtiyacım var" diyormuş. Dönelim Pera Palas'a. Pera Palas deyince, Hikmet Feridun'un bir notunu size iletmem gerekiyor: Otelin son sahibi olan Misbah bey çoklukla, kucağında bütün mirasını bırakacak kadar çok sevdiği kedisi Mestan olduğu halde, cam kenarında dışarıyı izlerdi. Pera Palas'tan söz ederken, İstanbul'da tanıştığım, halen de İstanbul'da yaşayan şu sıralarda erken yetmişli yaşlarını süren Amerikalı hanım arkadaş, kendisi desen çalışmaları yapan bir sanatçı. 30'lu yaşlarına kadar gayet zengin, entelektüel bir Los Angeles'lı aile ortamında yaşıyor. Şimdi hayatını yaptığı iş sayesinde zorlukla kazanıyor. Bu hanımın ilgimi çekmesi, İstanbul'daki Bizans kalıntılarının, bazı (genellikle) bakımsız Osmanlı eserlerinin çizimlerini yapıyor olmasıydı. Şahsen gidip saatlerce o eserlerin, kalıntıların önünde, içinde oturup çizimler yapıyordu. Halen de yapıyor. Sonra da bu çizimlerini albüm-kitap haline getirerek yayınlıyor. 18.yy İtalyan sanatçısı, arkeoloğu Piranesi gibi. Ancak bu hanım hayatında Piranesi'nin adını bile duymamıştı. Neyse, hikayemize gelelim. Bundan 15 yıl kadar önce Pera Palas'ta bir Yılbaşı partisine davet ediliyor. O sırada Küçük Ayasofya'da ikamet ediyor. Sokakların karlarla kaplı olduğu bir akşam cebinde yirmi beş kuruş dahi olmadığı halde, gardrobunda bu tür davetler için hazır bulundurduğu tuvaletlerinden birini giyiyor ve üzerine de kürkünü ve ipek şalını, 30'lu yılları hatırlatan şapkasını alıyor. Ayağında tuvaletine uygun topuklu rugan iskarpinleri olduğu halde yayan yola koyuluyor. Çünkü taksiye, tramvaya ya da otobüse verecek parası yok. Yolda hemen herkes dönüp bakıyormuş. Pera Palas'a salimen ulaşıyor. Neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar dans edip, eğleniyor. Sonra da tekrar evine doğru, yayan, yola revan oluyor. Kısa bir süre Karaköy'de Köprü'nün tekrar devreye girmesini bekliyor. Yolda taksiciler "Madam taksi lazım mı" diyerek laf atıyorlarmış. O da, "Yirmi beş kuruşum bile yok, yine de istiyorsanız, neden olmasın " diyormuş. Taksiciler kadının kıyafetine bakarak inanmakta güçlük çekiyorlarmış. Nihayet kahramanımız karlara bata çıka evine ulaşıyor.  Davete gitmiş olduğu için çok mutludur. Bu hikayesini anlatarak, hayli karamsar düşünceler içinde olduğum bir akşam bana hep pozitif düşünmem gerektiğini öğretmek istemişti. Bunda çok da başarılı olmuştu. Bu tür insanlara her zaman hayranlık duymuşumdur. 






20yy başları Tepebaşı Meşrutiyet Caddesi. Sağdaki ilk bina Andria Pasajı veya Dandria Pasajı(bugün Sağlık Bakanlığı binası). Altında Cafe d'Egypt. Onun yanında, en sağdaki beyaz bina Continental Oteli. Continental Oteli 19yy'ın son yıllarında "Hotel Français" adı altında faaliyete geçiyor. 1913'de lövanten Agostini ailesine geçiyor ve adı Continental Oteli oluyor. Bina ellili yıllarda Yapı ve Kredi Bankası mülkü oluyor. Sonra o eski bina yıkılıp yerine yeni bir bina yapılıyor. Şimdi o güzel binanın yerinde Turkcell'in çirkin binası var. 

Glavani ailesi 1200' lü yıllarda Cenova'dan Bizans Konstantinopol'üne göç etmiş. Bilindiği gibi Galata, 1680'li yılların başına kadar özerk sayılabilecek bir Ceneviz kolonisiydi.  Bugün hâlâ civarda yaşamakta olan az sayıdaki lövanten ailenin mensupları bu eski Cenevizlilerin, italyan ya da fransızların torunları. Glavaniler köşkü satıp, Tepebaşı'nın biraz aşağısında, Şişhane yokuşunun, Bankalar ya da Voyvoda Caddesi'yle birleştiği (eski THY binasının bir blok aşağısındaki) ve bir kaç yıl öncesine kadar, Sarkuysan şirketinin binası olan Frej Apartımanını inşa ettirdiler ve oraya taşlındılar. Frej Apartımanı İstanbul'da apartman modasının ilk kez başladığı 1890-1910 yılları arasında, olasılıkla 1905-6 yıllarında inşa edildi.

Şehrimizdeki "son kontes" Trici Venola, bir yılbaşı gecesi beş parasız kar, tipi dinlemeden Sultanahmet'ten Pera Palas'a, baloya katılmak için yürüyüp, sonra da tan vakti yine yürüyerek Sultanahmet'teki evine dönen kahramanlarımdan birisi. Kültürümüze çizimleriyle büyük katkıda bulunan zamanımızın Piranesi'si. Şehrimizdeki tarihi yapıların, kalıntıların detaylı çizimlerini bizzat sahaya inerek yapan,  bunları kayıt altına alan, dolayısıyla şehrin hafızasını takviye eden bir sanatçı. Çizimini yaptığı bir çok yapı bugün ya kayıp ya da bozulmuş halde. Kültür Bakanlığı sanatçının bu çizimlerden oluşan arşivini sahiplenmelidir. www.tricivenola.com adresinde yaptığı çizimleri, kitaplarını görmek mümkün.




Bugünkü Büyük Londra Oteli'nin Glavanilerin köşkünün bulunduğu Meşrutiyet Caddesi ve Glavani sokağının ( bu sokak daha sonra müslüman nufüs "Glavani" kelimesini Kallavi olarak telafuz ettiği için Kallavi Sokak adını almıştır. ) kesiştiği sol köşede bulunduğunu söyledim. Otelde o zaman Türkiye'yi ziyaret eden bir çok ünlü sima kalmış olmalıdır. Ancak bununla ilgili kayıtlar ya da belgeler olmadığı için bunların isim listesine sahip değiliz. Sadece 1922'de savaş muhabiri olarak İstanbula gelen Ernest Hemingway'in bu otelde kalmış olduğunu kendi anılarından biliyoruz. 

Hemingway, The Toronto Daily Star gazetesi adına bu otelde kaleme almış olduğu, 30 Eylül tarihli ilk yazısında, bakınız şehrimizi nasıl anlatıyor: "Sabah uyanıp da Haliç üzerine çökmüş sisten incecik ve tertemiz başlarını uzatan minareleri görüp bir Rus operasındaki aryayı hatırlatan müezzinin dokunaklı sesiyle müminleri yalvarırcasına duaya çağırdığını duyduğunuzda doğunun büyüleyici havasında eriyorsunuz. Pencere camında yansıyan görüntünüze bakınca, sizi dün gece keşfeden sineklerin ısırıp kızarttığı yerleri görüyor ve kendinizi tam tamına doğuda buluyorsunuz. Pierre Loti'nin hikayelerindeki doğuyla, günlük yaşantının doğusu arasında gerçekten bir orta yol bulunabilir. Ama bunu ancak göz kapakları yarı aralık bakan biri görebilir. Ayrıca yediklerine aldırmaması, sinek sokmalarına dayanıklı olması de gerekli tabii. İstanbul'da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Bu kentte bir buçuk milyon kadar insanın yaşadığı sanılıyor. Parçalanmış Çar ordusunun her türlü üniformasını giymiş 40.000 mültecisiyle, sivil olarak kente sızan ve barış konferansı ne sonuç verirse versin, kentin Mustafa Kemalcilere geçmesini sağlamakla görevli bir o kadar da Milliyetçi bu sayının içinde değil.... Yağmur yağmadığı zaman İstanbul'da o kadar çok toz oluyor ki, Pera'ya paralel tepelerin üzerindeki sokaklardan geçen köpeklerin ayaklarından havaya sanki bir toz bulutu yükseliyor. İnsanlar da ayak bileklerine kadar toza batıyorlar ve rüzgar esti mi, arada tam ve yoğun bir bulut oluşuyor. Yağmur yağınca da her taraf çamur içinde. Kaldırımlar öylesine dar ki, herkes sokakta yürüyor; sokaklarsa dereden farksız. Gidiş geliş kuralı diye bir şey yok.... Yalnızca iki anayol var. Geri kalanların hepsi ara sokak. Anayollar da ara sokaklardan daha ahım şahım değil.... Büyükbaş hayvanların eti kötü, çünkü Türkler sığır beslemiyor. Sığırların en işe yarayanları Mustafa Kemal'in ordularına silah ve cephane taşıyan kağnıları çeken ay boynuzlu öküzler. Türk etlerini çiğnemekten çene kaslarım bir buldok köpeğinin çene kasları kadar sağlamlaştı... Balıkları iyi fakat balık genellikle içki mezesi. Üç kez üst üste balık yiyen biri, yüzerek bile olsa İstanbul'u derhal terk etmek ister.... İstanbul'da tam 168 resmi tatil günü var. Cumaları Müslümanların, Cumartesileri Yahudilerin, Pazarları da Hıristiyanların tatil günleri. Ayrıca Katoliklerin, Müslümanların ve Rumların hafta içlerinde de dini bayramları var... Bu yüzden İstanbul'da her delikanlının emeli bir punduna getirip banka memuru olmak... Geleneklere ayak uydurmakta direnmeyen kişi, İstanbul'da gece saat 9 oldu mu yemeğini yiyor. Tiyatrolar saat 10'da açılıyor. Gece kulüpleri saat ikide, tabii gözde olan kulüpler. Adı kötüye çıkmış gece kulüpleriyse, ancak sabaha karşı dörtte kapılarını açıyorlar. Bütün gece boyunca köftecilerle, haşlama patates satanlar kaldırımları kaplıyor, kömür yaktıkları ocaklarında sabaha kadar müşteri bekleyen faytonculara yiyecek hazırlıyorlar. Her türlü çılgınlığa, kumara, dansa, gece kulüplerine paydos demek için kararlı Mustafa Kemal şehre girinceye kadar İstanbul bir çeşit ölüm dansına dalmış. Limandan yukarı çıkan yokuşun orta yerindeki Galata semti, Barbary Coast'un en dehşetli eski günlerine taş çıkartacak kadar düşük bir yer. Her ulustan bütün müttefiklerin askerleri burada kurulmuş tuzaklara düşürülüyorlar.... Türkler günün her saatinde, dar yolların kenarlarındaki kahvehanelerde oturup nargilelerini fokurdatıyor, bir yandan da insanın midesini yakıp kavuran rakılarıyla yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan içmek olanaksız gibi bir şey.... Güneş doğmadan kara ve yumuşak topraklı İstanbul sokaklarında yürüyecek olursanız, fareler önünüzden kaçışır, sıska sokak köpekleri çöp tenekelerini karıştırır. Bir barın kapısından sızan ışık sokağa düşerken, içerde patlayan sarhoş kahkahaları duyarsınız. Sarhoşun kahkahası, müezzinin güzel, dokunaklı, içli çağrısıyla tam bir çelişkidir. Ve İstanbul'un kara yüzlü, çarpık, pis kokan sokaklarında sabahın ilk saatlerinde göreceğiniz şeyler, büyüleyici doğunun tam anlamıyla gerçek yüzüdür. " ( Ernest Hemingway: İşgal İstanbul'u ve İki Dünya Savaşı, Bilgi Yayınevi, 1988 İstanbul. Çeviren: M.Ali Kayabal). O günden bugüne, bazı bakımlardan,  pek anlamlı bir değişim olmadığını söyleyebiliriz. 

Zaten her iki savaş sırasında da İstanbul otellerinin ful dolu olduğunu biliyoruz. Özellikle 2. Savaş sırasında,  Nazi Almanyası' nın işgaline maruz kalan komşu ülkelerdeki -başta elçiler olmak üzere yabancı uyrukluların Istanbul'u mesken tuttukları malumdur. Zira kendi ülkelerine geri dönmek için seyahatleri hayli riskli olabilecekti. Tabii bu arada İstanbul ciddi  casusluk faaliyetllerine de sahne oluyordu. Hatta zaman zaman basındaki sansür dolayısıyla, gazetelerde yer almayan patlamalar oluyor. Ciddi ölüm vakaları meydana geliyordu (örnekse Bulgaristan'ın Britanya büyük elçisi ailesiyle ve elçilik personeliyle birlikte, trenle vardıkları İstanbul'da,  Pera Palas Oteli'ne indiklerinde, bavullarının taşınması esnasında, Alman casuslar tarafından bavullara yerleştirilmiş olduğu iddia edilen zaman ayarlı bombaların ard arda patlamasıyla, çoğunluğu polis ve otel personeli olan 4-5 kişinin ölmüş ve bir çok kişinin de yaralanmış olduğu kayıtlardadır) .

Otel 1926 yılında,  gayrimüslim nüfusun dramatik şekilde azaldığı yıllarda, başka bir lövanten ailenin, D'Andria ailesinin mülkü oldu. Muhtemelen 50'li yıllarda bu ailenin Yunanistan'a göç etmesiyle (ailenin halen Yunanistan'da otelcilik yaptığı biliniyor) Türklerin eline geçti.

Büyük Londra Oteli karşı kaldırımdan
Üçüncü kat balkonundaki kız heykelleri
















Büyük Londra Oteli'nde bulunan artık antika değeri taşıyan eşyalar (üstte ve sağda)


Meşrutiyet Caddesi'nde B.Londra Oteli'ne varmadan  Passgae Petits Champs 19 yy 'ın son yıllarında yapılmış. Asıl bilinen adı Fresko Pasajı. Bu binadan önce burada ahşap bir konak varmış(B.Londra Oteli'nin yerinde de Glavanilerin ahşap konakları vardı. Bu civarda apartmanlar yapılmadan önce manzaraya nazır dizi  dizi ahşap konutlar olduğunu tahayyül edebiliriz) . Yahudi iş adamı Fresko inşa ettirmiş. Fresko bir banker. Müşterileri arasında önemli devlet görevlileri var. Hatta dostumuz Said N. Duhani onun Bahriye Nazırı'nın özel bankeri olduğunu söylüyor. (Bkz. Duhani: Eski İnsanlar, Eski Evler, Turing 1982) Devri Abdülhamid'deyiz. Allahın "biat" edenlere, tıpkı bugünlerde olduğu gibi,  cömertçe  "yürü ya kulum" dediği günler.  Sonradan Pinto ailesi satın almış. Üst katlardaki daireler(bina bitişik nizama göre yapılmış olduğu için) geçidin  iki tarafında karşılıklı olarak içeriye bakıyorlar. Kot farkı dolayısıyla buradan Deva Çıkmazı'na merdivenle iniliyordu. 70'li yılların hemen başında burada orta mektebe giderken bu geçidi kullanmış olduğumu hatırlıyorum. Tabii bu binada "korumacılık" anlayışından nasibini almış. Duhani dostumuz bu pasajın içinde  Champs -Elysées Birahanesi'nin bulunduğunu söyler (bu birahaneyi değil ama bir alt sokakta -sanıyorum Merkez Apartımanın giriş katındaydı- 80'li yıllara kadar bulunan içi kırmızı halılarla kaplı Şanselize Gece Kulübü'nü iyi hatırlıyorum). Kapının sağ tarafında La Paix Birahanesi( bu birahanenin olduğu yerde Meşrutiyet'ten sonra Kanuniesasi Kıraathanesi adını alacak mekan vardı.  Muhtemelen 12 Eylül yıllarında kapandı.  O zamanki  adı farklı olabilir. Adını hatırlamıyorum. Ama o civarda sıra sıra bilardo masalarını içeren tek mekan oydu. Zaten ta baştan bir nevi bilardo salonu olarak açılmış. Yanlış hatırlamıyorsam, Özal devrinde, yerine pavyon gibi bir şey açılmıştı).; sol tarafta ise hâlâ kapısının üzerinde adı görülebilen  birahane "Zithopolion" varmış. Bunlar Batı'daki örneklerinde görüldüğü gibi, kapılarının önlerine de masa ve sandalyelerini koyarlarmış. Aman Belediye duymasın!Tabii bu özgürlük devri paradoksal olarak modernist Hamid istibdadının eseri. Şimdi gelenekçi Tayyib istibdadı devrinde masa ve sandalyeler toplanıyor. Hamid'den daha çok korkuyor. Korktuğu için de hep ( soldan devşirdiği dekadan ve sözde liberal yandaşlarıyla birlikte) saldırıyor. Eğer 19 yy sonları ve 20 yy başlarında bu caddeyi gözünüzde canlandırmak isterseniz, size yardımcı olmak için İtalyan Evi'nin bulunduğu yerden Büyük Londra Oteli'ne kadar, Pera Palas yönünden gelirken caddenin  sağında kaldırımları kaplayan masalarıyla birahane ve kafeler; solda (şimdi otoparkın olduğu yerde) belediye tarafından işletilen Tepebaşı Millet bahçesinin yeşilliğinin bulunduğunu söyleyeyim.  Son olarak, İstiklal ve Meşrutiyet arasındaki pasajlar iki caddeyi birbirlerine geçitlerle bağlamak gibi bir işlev de görmekteydiler. Sonradan bu binaların yeni sahipleri bu geçişlere son verdiler. Oysa belediye buna izin vermemeliydi. Şimdi tek geçiş noktası Hacıpulos'tan önce, Odakule'nin altı. Galata ve Beyoğlu'nun pasajlarının bolluğuyla, bu her iki mahallin şehrin (eski Istanbul'a göre) yeni semtlerine geçişte kullanılan zorunlu geçiş yerleri olması nasıl da örtüşüyor.

Passage Petits Champs TRT binası tarafından


Büyük Londra Oteli'nin lobisinden görünümler





Bir zamanlar otellerin bulunduğu ve Gautier'nin de konakladığı Derviş sokağı(şimdi Orhan Adli Apaydın sokağı)


eski le petit champ civarından bugünkü  haliç civarı


Büyülk Londra Oteli'nde sergilenen eski eşyalar
Kasımpaşa'dan Petit Champs Mezarlığı'nın 20yy başlarındaki görünümü. Ötedeki büyük bina Pera Palas. 




Büyük Londra Oteli'nde eski günlerden kalma ayna, küçük bir atlı karınca, elektrik süpürgesi ve soba.



Büyük Londra Oteli'nde artık antika değeri taşıyan telefon ve piyano




Büüyük Londra Oteli'ndeki zarif radyatör,kuş kafesi ve eski model bir televizyon

Yine bir 19yy sonuna tarihli bina. Union Française'in tam karşısında. Eskiden "Glorya Oteli" binasıydı. 

Union Française'in "Belle Epoque" tarzı kapısı

Eski Amerikan Elçiliği'nin binası İtalyan Corpi ailesinin konutuydu.

Otelde  geçmiş önemli bir hikaye de, bir Amerikalı turistin 20'lerin sonlarında, kimi kayıtlara göre 30'ların başında, ABD'de iç ettiği 200 bin dolar civarında bir parayla Türkiye kaçıp bu otelde kalmasıdır. Otelin fiyatı o zaman single oda için 5 lira imiş. Adam bu fiyatı çok bulmuş ve uzun pazarlıklardan sonra 2,5 liraya düşürmeyi başarmış. Epey bir müddet kaldıkltan sonra ABD'nin Türk hükümetine başvurusu üzerine yakalanmış. Ancak parayla geldiği otelde paracıklar bütün aramalara rağmen bulunamamıştır. Adam ülkesine parasız olarak götürülmüş, ancak para (eğer otel sahiplerinin kontrolüne girmemişse) bulunamamıştır.

Otelin mimari uslubü o civarda çokça rastladığımız diğer eski binalar gibi, eklektik, yer yer abartılı. Bugünkü lobi, uzun süre yemek salonu işlevi görmüş. Şimdi hediyelik eşya dükkanı olan kısım, kadınlara mahsus (haremlik/selamlık var tabii) kısım imiş. Onun yanında, o yılların otellerinde hep gördüğümüz, kitaplıklı okuma odası varmış. Otel en son 90'ların başında bir restorasyon görmüş. Kaloriferin olmadığı bir zamanda (İstanbul'da ilk kalorifer Dolmabahçe Müzesi'nde 1912 yılında kullanıma girmiştir) soba ile ısıtılan odalara ait soba ve mangalların büyük bir kısmı lobi ve civarında sergilenmektedir.  Eskiden kalma ahşap ve metal kuş kafeslerinde bugün papağanlar var. Tabii bir çoğu da boş. Oysa ben o lobiyi kanaryalarıyla, 70'li yıllarda gayet iyi hatırlıyorum. Eskiden kalma para makineleri, telefon ahizeleri, telefon kulübesi, Fakir marka ilk çıkan modellerden vakum süpürge, diğer möble ve özellikle -benim çok hoşuma giden- radyatörleri o devir insanlarının ince estetik zevkleri hakkında bir fikir verebilir.  Bir de içerde bulunan bir resimden şimdiki Lobi'de Müzeyyen Senar'ın bir dinleti vermiş olduğunu görüyoruz. Muhtemelen bir Yılbaşı programıdır. Müzeyyen hanım o resimde erken ellili yaşlarda görülmektedir.

Abanoz Sokağı 1958 (DB Ist Ansiklopedisi
Aziz Nesin anılarının S.Faik'le ilgili kısmında, , 40'lı yıllarda,bir gün Sait Faik'le Balık Pazarı'ndaki Cumhuriyet Meyhanesi'nde parlattıktan sonra onun önerisiyle Abanoz'a ve sonra Ziba'ya dolaşmaya gittiklerini, Ziba'nın gediklisi olduğu anlaşılan S.Faik'in sokakta bulunan çoğu tenekeden derme çatma hanelerin pencerelerine vurarak tek tek çalışan hanımların adlarını çağırıp pencereye çıkmalarını sağladığını, onlarla belden aşağı şakalaştığını anlatır. Yalnız, hanımların bazısı cama çıkmakla birlikte S.Faik'in içeri girmesine hiç biri izin vermemiş. Aziz Nesin sokağın son derece berbat bir halde olduğunu Abanoz'a göre çok daha kalitesiz olduğunu ilave eder. 







Büyük Londra'nın Taksim'e doğru ilerisinde Union Française  binası. Mimarı Fransız asıllı lövanten Vallaury. yapım yılı 1896. En tepede dikkatli bakılınca görülüyor.  19 yy'ın ikinci yarısında Fransız nüfus artınca çeşitli vesilelerle bir araya gelmeleri için bir mekana ihtaiyaç duyuluyor. Bu bina inşa ediliyor. Vallaury'nin sevdiği anlaşılan bir tarz olan neo-klasik üsluba sahip.  Binanın içinde balo salonları, sinema ve tiyatro salonları varmış. 1938'de yanıyor. tekrar onarılıyor. 1970'lerin sonunda tekrar yanıyor. Nikah davetiyelerini hatırlıyorum. Burada düğünler yapılırdı. Davetler verilirdi. Tabii lövanten devri Beyoğlu'sunun sık sık yapılan balolarına ev sahipliği yapan ana binalardan birisiydi. Hatta eğer belleğim beni yanıltmıyorsa, yanmadan önce,( 77-78 yılları olmalı) Fransız Kültür'ün  Fransızca kursları bir süre bu bina da verilmişti Binanın kapısı daha sonra yapılmış olan (1912) Haydarpaşa Garı'nın kapısı için model olmuş olabilir mi? Bu tarz kapılara "Belle Epoque" üslubu diyorlar. Binanın hemen karşısında daha önceden İtalyan Corpi ailesine ait saray yavrusu   konutken, ABD tarafından satın alınan büyükelçilik binası var.

Union Française binasının üzerinde iki büyükçe madalyon var. Binayı arkamıza aldığımızda, sağdakinin üzerinde "commerce" (ticaret)yazıyor. Resmi büyütebilireseniz, göreceksiniz. 





Soldaki madalyonda da "industrie" (sanayi) yazıyor. 

Tepede yapım yılı 1896.

Pera Palas önündeki desoto
Union Française binasının hemen karşısında 70'lerde Erkek Terzilik Okulu olarak kullanılan, şimdi Kız Meslek Lisesi olan bina. Tepebaşı, "Beyoğlu'nun kalbi" işlevi gördüğü yıllarda, ünlü kafe, bar, restaurant ve pastahanelerin yer aldığı bir yerdi. Bu binada meşhur Novotny ve Kohot Birahaneleri bulunuyordu. Bu birahaneleri Çekler açmışlar. Hayli geniş bir alanda büyük sayılabilecek ve çoklukla Viyana operetleri icra eden bir orkestrayı gözünüzde canlandırınız.  Yüzlerce insan bir arada yemek yiyip, biralarını yudumluyor.  Salon, binaya girince, merdivenlerle aşağıya inilen geniş bir alanı kapsıyormuş. Bu salon arkada Haliç manzarasına hakim set set düzenlenmiş bahçelere açılırmış. Yani açık kısımları da varmış. Bazı yoğun akşamlar sayıları elliyi aşan bir garson kadrosuna sahipmiş. Burada en çok fıçı birası satılırmış. Bir de şişesinde keçi resmi bulunduğu için "keçili bira" denilen 9 derece alkollü birası çok rağbet görürmüş. Bunları orada epey bira yuvarlamış olan Hikmet Feridun beyden öğreniyoruz. Ben onun yalancısıyım. Bu civarın en ünlü lokanta ve pastahaneleri de daha çok bugünkü Etap Oteli'nin arka taraflarına denk gelen alanda yer alırmış. Bu lokantaların en ünlüsü İstiklal Caddesi ve Meşrutiyet Caddesi'ni Gönül Sokağı'yla  birbirine bağlayan Nil Pasajı içindeki  Çardaş.  Onun karşısında, Viyana örneğine göre açılmış en meşhur pastahane de Tilla. Bu Tilla sonradan 1960'da (herhalde el değiştirerek) Galatasaray'ına gelmiş ve zamanla bugünkü Pelit Pastanelerine dönüşmüş. Bu Tilla Pastahanesinin tam karşsında yine devrin meşhur lokantalarından olan Paris Lokantası varmış. Benim ergenlik yıllarımda, genel olarak İstanbul'da, artık pastahaneler azalmaya başlamış, ama görece oryantal muhallebiciler hâlâ yaygındı. 



Şimdi Sağlık Bakanlığı'na ait olan bu bina 1882 tarihinde yapılmış. Alt tarafında  Casa  d'Italia  üst tarafında Eski Continental Oteli'nin bulunduğu bina ve onun yanında da  Fresko Apt ya da Passage Petits Champs var. Resimde görülen Sağlık Bakanlığı'na ait bina Andria Pasajı veya D'Andria Pasajı olarak biliniyor. Andria ailesi çok geniş bir Cenevizli aile. Pera'ya 17.yy başında Sakız Adası'ndan geliyorlar. Yeri gelmişken, levanten aileler ve Sakız Adası arasında, eski İstanbul'da pek rastlanan, bir ilişki var. Bu Sakızlı Rumlar İstanbul'a gelince önemli bir kısmı katolikliği benimsiyor. Böylece levanten ailelere evlilik yoluyla dahil olma olanağına sahip oluyorlar. Katolik levantenlerle iş ortaklıkları kurma şansları artıyor. Bu binada kapının solunda görünen dükkan 1893 itibaren bir Rum tarafından işletilen Cafe d'Egypte. Bu bina içinden geçilerek İstiklal'e çıkan  Terkos Çıkmazı Sokağı'na inilirdi. Ancak Bakanlığa geçince, yanlış hatırlamıyorsam, 80'li yıllarda geçit duvar örülerek kapatıldı. Bu bina Andria ailesi tarafından 1950'li yıllarda Morali ailesine satılınca, Bakanlığa geçinceye kadar Morali Pasajı olarak anılıyor. Bu D'Andria ailesi, bir ara Büyük Londra Oteli'ni satın alıp işleten, sonradan Atina'ya göç ederek, orada da otelcilik yaptığı bilinen aile olabilir. Bununla ilgili kesin bir bilgiye ulaşamadım.


Fresko Apartımanı. 








Fresko Apt sol altındaki dükkan eski Café Zivopolion. 
Sol alttaki dükkan üzerinde Le Stade yazısı okunuyor. Ancak bu yakın zamanda burada bulunan şimdi adını hatırlayamadığım işletmeye ait olabilir. Daha önceleri burada "La Paix Birahanesi" varmış. Benim iyi hatırladığım, muhtemelen Özal'ın ilk devresinde kapanıp pavyon olan Kanuniesasi bilardo salonu ve kıraathanesi buradaydı. O 70'li yılların sonunda hâlâ arka sokağa, yani İstiklal'e çıkan Deva Çıkmazı (aslında çıkmaz değildi)'na açılan bir arka kapısı olup olmadığını hatırlamıyorum. Ancak ben orta mektebe giderken ( 972-73 yılları ) Deva'dan pasaja merdivenle inilen bir geçit olduğunu hatırlıyorum. 











,







20yy başlarında Meşrutiyet caddesi. karşıdaki yeşillik Tepebaşı Millet Bahçesi.

 Millet ya da Cumhuriyet Bahçesi ve içinde tiyatro binası 
Bugün Tepebaşı olarak bildiğimiz alan 1870'lerin başlarına kadar boş bir tepeydi. Haliç'e doğru uzanan yamaçlarında mezarlık vardı. Tünel'in yapımına karar verildiğinde, hafriyat toprağının, molozun nereye döküleceği sorun olmuştu. O zaman belediye bu alanı keşfetti. Tünel inşaatına yakın olması da inşaat maliyetini düşürecek bir faktördü. Moloz buraya döküldü. Oluşan yeni alana bir seyir terasının içinde yer alacağı park yapılması kararlaştırıldı. Bilindiği gibi bu park cumhuriyet devrinde "Millet Bahçesi" veya "Cumhuriyet Bahçesi" olarak adlandırıldı. Bu park için model yine Paris'in meşhur "jardin publique" leri idi. Yani "halk bahçeleri". 1874'de bu bahçenin içine belediye bir bir tiyatro yapılmasına karar verir. Bu tiyatro için gerekli paranın önemli bir kısmının çevrede oturan zenginlerden tahsil edilmesi düşünülür. Eldeki para yeterli olmadığı için binanın ahşap olması planlanır. Mimar İtalyan Barboni'dir. Ancak yapımına başlanan bina için elde bulunan bütçenin yeterli olmayacağı anlaşılır. Sonrasını aktör Ahmet Fehim beyden (1856-1930) dinleyelim: (mealen) Efendim, para yetmeyince inşaat yarıda kalır. Bunun üzerine belediye başkanı mösyö Blaque'ın aklına bir cinlik gelir. Malum, civarda lövanten, Avrupalı, gayri müslim zenginler oturmaktadır. Bunlardan para sızdırmanın bir yolunu bulmak gerekir. Yol bulunur. Şöyle ki: Mezarlık civarında yaşayan çingenelere bu bahçe alanına çerden çöpten gecekondular yapmaları için izin verilir. Tabii bu çingeneler de, olağan yaşamlarına orada devam ederler. Sabahlara kadar süren şamata... Tahmin edilmesi hiç zor olmayan görüntüler.  Sonunda zengin zevat pes eder. Gerekli parayı belediyeye verirler. Böylece meşhur Tepebaşı Dram Tiyatrosu ortaya çıkar. (Ahmet Fehim beyin Hatıraları, Tercüman 100 Temel Eser, 1977).


Eski Kanuniesasi ya da 1908'den önceki adıyla Constitution kıraathanesi. 2.Abdülhamid devrinde bir Rum işletmeci tarafından açılıyor. 1908'de Hürriyet'ten sonra  Kanuniesasi olarak adını değiştiriyor.  Ben 1970'li yıllarda orada bilardosuyla meşhur  bir kıraathane  olduğunu gayet iyi hatırlıyorum.  Bir çok kez önünden geçmiş ve büyük penceresinden içeri bakmışımdır. Hayli eski bir mekan görüntüsü vardı. Hatta yer yer sanki dökülüyordu. Ama adı o zaman da Kanuniesasi miydi, hatırlamıyorum. Dikkat etmemişim. Kıraathane müdavimi değilim, bilardo da pek nadir oynamışımdır. Bilardocu mahalle arkadaşları "Tepebaşı'ndaki bilardocu" diye çağırırlardı.  Mekan muhtemelen aynı mekan idi. Bu yazıyı hazırlarken, salonun yerini sahada tespit etmek istedim. Salonun tam olarak yerinin tespitinde tereddüt ettim. Bunun nedeni, benim hatırladığım kıraathanenin sokağa bakan büyük penceresi ters ve geniş bir "U" şeklindeydi. Sanki üst kısmında bir de vantilatörü vardı.  Muhtemelen sonradan pencerenin şekli değiştirilmiş. Bazı anılarda salonun Bristol Oteli'nin yani şimdiki Pera Müzesi'nin girişinde olduğu kaydediliyor. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Ondan daha önce, daha aşağıda olduğunu hatırlıyorum. Efendim, bu kıraathaneye zaman zaman İttihatçı liderlerin sohbet için geldikleri söylenir. Son sahibi Hayri bey, Talat Paşa'nın bir çok kez gelmiş olduğunu belirtir. Bildiğim 80'li yıllarda mevcut değildi. Ama tam olarak ne zaman kapanmış olduğunu bilmiyorum.


İtalyan Kültür'ün karşısında şimdi otoparkın bulunduğu yerdeki eski ahşap Şehir Tiyatrosu binası. (kaynak Ç.Gülersoy:Tepebaşı)Yandıktan sonra aşağı yukarı aynı yere izleyicilerle adeta iç içe bir sahne düzeni içinde perde açan Tepebaşı Deneme Sahnesi yapılmıştı. Deneme Sahnesi'nde en son Can Yücel'in Bahar Noktası adıyla sahnelenen  Shakespeare' in "Bir Yaz dönümü Gecesi Rüyası" adlı eserini izlemiştim.  Sanıyorum Başar Sabuncu sahneye koymuştu. Oyunun tartışmasız kahramanı harika çevirisi, daha doğrusu uyarlamasıyla, değerli şairimiz Can Yücel'di. Ondan biraz önce de çok başarılı bir "Caligula" izlemiştim. Cüneyt Türel Caligula rolündeydi. Bu sahnede çok cesur, çok başarılı piyesler izledim. 






Yanarak küle dönüşen İstanbul Şehir Tiyatrosu'na ait üç fotograf. Burada sözü H.Feridun Es'e bırakalım:

"Kontinental, Bristol, Londra... Arkaları Ingiliz Sefareti bahçesine bitişik sıra sıra bir sürü otel... Bunların içinde en renklisi, Türkiye’de bir eşi daha bulunmayan küçük bir Avrupa oteli İdi: Alp Oteli... Birkaç ay önce yıkılmaya başlandı].. Merdivenlerle çıkılan pırıl pırıl bir yemek salonu, Haliç’e bakan balkonlu odalarının manzarası ile birinci sınıf, fakat çok ucuz bir oteldi... Valâ Nureddin (Vâ-Nû) senelerce bu otellerde kalmıştı. Bekârlık yıllarında... Ev gibi, uzun zaman otelde yaşayan bir edebiyatçımız da Ercüment Ekrem’di... Aynı yıllarda... O Tokatlıyan’da kalırdı. Yahya Kemal’in ise Park Oteli’nde daimi bir odası vardı. Beyoğlu’nda 3 otel, 3 edebiyat adamı... Onlar otelde kaladursunlar, o günlerde, Tepebaşı bir “Aktörler Mahallesi” olmuştu. İki tiyatroya da yakın olduğu için en büyük sahne şöhretleri civarda otururdu. Cumhuriyet bahçesinin yanındaki,Reşat Paşa Apartmanı adeta bir “ Darülbedayi Hanı" haline girmişti... Küçük Kemal burada otururken ölmüştü. Büyük Behzat’ın evi aynı sokakta, biraz ileride... I.Galip tam Tepebaşı durağı karşısında..." (Kaybolan İstanbul'dan Hatıralar, 2010, Ötüken) 




                                               Tiyatro yangını ve yangından geriye kalanlar

                                   Dram Tiyatrosu'nda bire Sarah Bernhardt gösterisinin afişi.


                 


Bristol Oteli şimdi Pera Müzesi
Eski Bristol Oteli'nin giriş kapısı. Bu kapının arkasında şimdi müzenin kafetaryası var. kapının üzerinde yazan "Bristol" kelimesi iyice kazınarak silinmiş. Buna gerek var mıydı? Sonra bu bina müze haline getirilirken içi tamamen alaşağı edilmiş olmalı. Tabii müzeden önce Esbank buradaydı. Hangisi yapmıştır bilemem. Ama müzenin geniş sergi salonlarına ihtiyaç duyacağı kesindir. Bu binada bir başka Demirören AVM skandalıdır. Binanın dış görünümünü korumak yetmiyor. Bu o kadar önemli de değil. Şimdiki kaplama teknikleriyle istediğiniz dış cepheyi çok kısa sürede gerçekleştirebiliyorsunuz. Önemli olan içini korumak. Onu yıktınız mı, telafisi olmuyor. Zaten yaşanmış hayatlar, anılar da binanın içinde kalıyor. Özcesi, binanın içi dışı bir sanat eserinin biçim ve içeriği gibidir. Gel de bunu ukalası bol ve paragöz mimar camiasına anlat!




20yy başları Tepebaşı Meşrutiyet Caddesi. Sağdaki bina Continental Oteli. (kaynak Gülersoy,a.g.e)Şimdi bu  binanın yerinde çirkin Turkcell binası var.

Kayıtlar tutulmamış olduğu için bilemiyoruz. Belki daha bir çok ünlü ses sanatçısı burada program yapmış olabilir. Bir tarihi kopukluk oluşmuş. Pera Palas hakkında olduğu kadar şey bilmiyoruz. Bir sonraki yazımda da, Glavani ailesinin Frej apartmanı macerasından söz edeceğim. Neden adı Glavani değil de, Frej? Görüşmek üzere...
Eski Continental Oteli'nin yerini alan bu çirlin bina da Turkcell var. İnsanın binanın  mimarına "hiç mi sokaktaki öteki binalara bakmadın? "diye sorası geliyor. 

Yukarıdaki iki fotografide görülen halen inşa halindeki bina otel oluyor.  Daha doğrusu tekrar otel oluyor. Burada El Kaide bombalamasından sonra  hasar görüp sonra taşınan  Beyoğlu Adliyesi vardı. Ondan önce 50'li yılların sonlarından itibaren otoparktı. Pekiy daha önce? Öncelikle burada ilk olarak bulunan bina İngiltere Büyükelçiliği'ne aitti. Hatta bir yangın ya da deprem sonrasında büyükelçi bir süre bu burada bulunan o binada konaklamış. Elçilik binayı satınca önce Royal Oteli, sonra Royal d'Anglaterre Oteli ve nihayet 30'ların erken yıllarında Alp Oteli olarak yeni kariyerine başlamıştı. Binanın bir cephesi Meşrutiyet Caddesi'ne; öteki büyük cephesi eski Tozkopran Caddesi (yeni adı Tarlabaşı Bulvarı)'ne bakıyor. İngiliz Elçiliği'ne bitişik.  
Türkiye'nin ilk belediye binası olan "6.Daire" 1880-1883 yılları arasında o zaman ki başkan Mösyö Blaque tarafından İtalyan mimar Barboni'ye yaptırılmış. Bu mahal halen "Daire" diye çağrılır. Eskiden Daire otobüs durağı da vardı. Ortaokula giderken bazen otobüsten burada inerdim. Belediyenin 150 metre kadar ilerisinde Meşrutiyet Caddesi üzerinde yer alırdı. Durağın hemen arkasında da çok yakın zamana kadar faaliyetine devam eden Güven Spor mağazası vardı. 6. sınıftayken, yemeyip içmeyerek 4 tl biriktirip vitrinindeki üçgen Fenerbahçe flamasını (en sonunda) satın almıştım.  Bu sonradan Daire olarak çağrılan yerin adı uzun süre "Kroker" olarak çağrılmıştır. Burada büyük bir Kroker Han var imiş. Herhalde adını bu handan almıştır. Bu Kroker Hanı işgal yıllarında işgal kuvvetlerinin önemli işkencehane-hapishanelerinden biri olmuştu. Bu yüzden "Kroker" adının şehir tarihinde tatsız bir anısı vardır.
                            6.Daire (son mimari müdahalelerle sakatlanmadan önceki özgün hali)
                                                             Binanın eski ve yeni halleri

5 yorum:

  1. Ben 1949 Nisan'inda Istanbul'un tarihi yarimadasinin ortasinda Cagaloglu'nda dogmus cocuklugumun ilk yillarinda Samatya Sehzadebasi ve Cengelkoy'de birer yil oturduktan sonra 1957 yazinda Besiktas Ihlamur Nushetiye caddesi ile Bayir Sokak kosesindeki 3 katli konagin 2 odali dairesine tasinmis 1970e kadar burada kalmistik.Selim Sirri Tarcan Ilkokulu, Nilufer Hatun Ortaokulu, Macka Sanat Enstitusu diye Tesvikiye, Nisantasi, Macka yokuslarindan sonra IDMMA Mimarlik bolumu icinda Yildiz yokuslarini tirmanmistim.1979 basinda dogup buyudugum ilk 28 yilimi yasadigim Istanbul'a veda edip 2 yil Londra'da kaldiktan sonra 1980 Ekim'inden beri Fransa'da yasamaktayim.
    Cocukluk ve gencligimin bir bolumunde firsat buldukca ozel ve belediye tiyatrolarinda bircok piyesi izlemistim.Spor Sergi sarayi ( sanirim simdi Lutfi Kirdar Salonu )yanindaki salondan Beyoglu Yesilcam sokagindaki Yeni Komedi Sehir Tiyatrosu'nada gitmistim.Sehir Tiyatrolarin cekirdegi Tepebasi'ndaki eski Darulbedayi salonunu cok gec ilk ve son olarak "Istanbul Efendisi" oyununda gormustum.Yillar oncesinin efsane yildizi Cahide Sonku biyuk bir dususu takiben arkadaslarinin yardimlariyla tiyatroya donmus ve kendisine bu piyeste kucuk bir rol verilmisti.Eger yanilmiyorsam bu piyeste Zeki Muren'in Berdus filmine eslik eden Feridun Karakaya'da vardi.Tepebasi Sehir Tiyatrosu buyuk bir ihmalle iki kez yandiktan sonra yerine katli otopark yapilmayip eski tarihi binanin gorunumune sadik kalinarak yeni teknolojiyle aynisi yapilmaliydi.Afife Celal'lerden Bedia Muvahhitlere Vasfi Riza Zobu'lardan Muhsin Ertugrul'lara Turk tiyatrosunun ilk temel taslarinin mekani yasatilmaliydi.COK YAZIK..

    YanıtlaSil
  2. Kamil Bey,

    Zivopolion değil, Zithopolion (ΚΑΦΕΝΕΙΟΝ ΖΥΘΟΠΩΛΕΙΟΝ) yazıyor; birahanenin seçkince ifadesi. Belki de Champs-Elysees Birahanesi kastediliyor.

    YanıtlaSil
  3. Kamil Bey D'andria pasajı, şimdiki Semt Polikliniği binası, ile ilgili proje çalışması yapmaktayız. Bilgilerinizden oldukça faydalandık, bunlarla ilgili başka kaynak, bilgi, belge bulabilir miyiz? Yardımcı olursanız sevinirim.

    Teşekkürler
    ersel oltulu
    Y.Mimar Rest.Uzm.
    erselol@hotmail.com

    YanıtlaSil
  4. Emeklerini tarihi bir şehri tanıtma çabalarını eksikler olsa bile en azından takdir etmek gerekir.
    Selamlar

    Prof. Kamil Pınarcı PhDq, MSc

    YanıtlaSil
  5. Yazilarinizi tesadufen buldum. Camondolar hakkinda sizden bilgi almak istiyorum.Size nasil ulasabilirim.Saygilarimla

    Guran tatlioglu - ingiltere

    YanıtlaSil