15 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul Gezileri 8 "Tomtom Kaptan Sokağı'ndan Postacılar Sokağı'na"

Efendim bugün Tophane Boğazkesen'den Firuzağa istikametine doğru çıkarak gezimize başlayalım. Şöyle bir 200-300 metre yürüdükten sonra solda Beyoğlu tarafına çıkan çok önemli bir sokak var. Tomtom Kaptan Sokağı. Sokak burada bulunan bir caminin banisi olan Tomtom Mehmet Kaptan'ın adını almış. Caminin yapılış tarihi 1592. Yani semtin  hayli eski ve üstelik  kısmen müslüman yerleşkesi olduğu anlaşılıyor. Tabii bu kaptan bir Rum dönmesi, korsanlar tarafından kaçırılmış bir esir de olabilir.  Çünkü Türklerin denizci olmadıklarını biliyoruz. Türklerin 16.yy'da Akdeniz ve civarında deniz yollarını kontrol altına almalarıyla birlikte, Akdeniz'de köle ticareti de Osmanlı lehine bir ivme kazanıyor. Bir kısım kaptan ya da kaptan-ı deryanın dönme veya korsanlar tarafından kaçırılmış hıristiyanlar olduklarını biliyoruz. Mesela, Tophane'de yine 16 yy'ın ikinci yarısında  Mimar Sinan'a bir cami yaptırmış olan Kılıç Ali Paşa köken olarak İtalyandır. Adı da Luka Galani'dir. Gemiyle Napoli'ye papaz olmaya giderken, gemisi Osmanlı'nın hizmetinde bulunan Cezayirli korsanlar tarafından kaçırılır. Korsan gemisinde korsan olarak çalışmaya başlar. Oradan kaptanı deryalığa kadar yükselir. Bu arada, Kılıç Ali Paşa'nın eline esir olarak düşmüş olan,  sonradan ünlü bir yazar olacak Cervantes'i, Tophane'de yaptırdığı caminin inşaatında bir süre çalıştırmış olduğu iddia edilir. Tophane ve civarında "kaptan" sıfatıyla anılan camilerin çoğunun 16 yy'ın ikinci yarısında yaptırılmış olduğu görülüyor. Bu dönem  Osmanlı kontrolünde ve hizmetindeki korsanlık faaliyetlerinin de arttığı bir dönem.

Esasen Galata ve sonradan Beyoğlu'nun fetihten hemen sonra önemli bir müslüman nüfusa sahip olduğunu biliyoruz. Mesela 1476 yılında, 592 Rum, 332 Frenk (lövanten), 32 Ermeni hanesine karşılık, 535 müslüman hanesi olduğu kayıtlarda var. Bu oran pek fazla bozulmadan nüfusun artışına paralel olarak 18 yy sonlarına kadar devam ediyor. Galata ve Beyoğlu'nda, nüfusun müslümanlar aleyhine değişmesi, Osmanlı'nın dünya kapitalist sistemine entegre olması süreciyle beraber yürür. 19 yüzyılda, bu trend artarak devam edecektir. Ta Cumhuriyet'e kadar. Kuşku yok ki Galata, Galata'ya göre Haliç'in güneyindeki imtiyazlarını Latin Haçlı Seferi (1204) sonrasında Venedik'e kaptırdıktan sonra 1246'da resmi bir antlaşmayla buraya yerleşme imtiyazını kopartan Cenevizlerin gelmesiyle anlamlı bir dinamizm kazanmış, ekonomik ve sosyal hayat renklenmiştir. 18 yy ve özellikle 19 yy'dan itibaren başka ecnebi ve gayrimüslim unsurun da dahil olmasıyla bugün bildiğimiz ve kısmen devraldığımız Galata ve Beyoğlu  mirası oluşmuştur.


Burada ilk ecnebi ülke yerleşimlerinin konsoluklarla birlikte başlamış olduğunu daha önce söylemiştik. Buralardan önce onların yerleşim yerleri limana yakın kısımlardı. Sadece ofis ve ikametgahlarının değil, ibadethanelerinin de bu mahalde olduğunu söylemiştik. Örnekse, Santa Maria Kilisesi. Önceden Galata'da (Mumhane'de) idi. Yanınca sonradan yukarı çıkmıştı. Elçilikler de öyle. Galata'da yangınlar, artan nüfus ve çarpık kentleşme dolayısıyla artınca yukarılara çıkma ihtiyacı duymuşlardı.

Sokağa girince soldaki Venedik binalar kompleksinin sarayı da içeren büyük bir kısmı özgün olarak 17 yy sonlarında yapılmış. Tabii bir çok kez elden geçirilmiş olmalılar. Neden Venedik? O zaman henüz İtalya yok. Şehir devletleri var. Bunların en zengin ve güçlüsü de hem Bizans'ın hem de sonradan Osmanlı'nın baş belası olan Venedik'ti. Cenevizlerin Cenova'sı denizci bir kent devleti olarak Venedik'ten sonra geliyordu. Venedik en eski kent devletlerinden biri olarak biliniyor. MS 695'ten sonra ortaya çıkıyor. Bununla beraber bu Venedik Sarayı, siyasal ve diplomatik nedenlerle Fransa, Venedik ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında zaman zaman el değiştirmiş.

Elbette, Venedik ve Cenova şehir devletleri deniz ticareti yoluyla gelişmiş, zenginleşmişlerdi. Deniz aşırı ticaret, kaçınılmaz olarak, temsilciliklere ihtiyaç duyar. Ticaret yapılan ya da transit geçişler yapılan ülkelerle ortaya çıkan sorunlar oluyordu. Kısacası, ilk sürekli elçilik fikri bu denizci devletlerden çıkmıştır. 12.yüzyıl Bizans İstanbul'unda bu iki devletin ilk elçilerini görüyoruz. İtalyan dilinde, o zaman, bunlara "bailo" deniliyor. Osmanlı ağzında "balyos" haline geliyor. Bugün Beyoğlu'nda Tünel'den yürüken Gönül sokaktan sonraki sokağın adı Balyozdur. İsmini  bir Venedik temsilcisinin vaktiyle orada oturmuş olmasından alıyor. .O sokağın Tepebaşına çıkan son kısmının sağında,   Casa d' Italiana (İtalyan Evi) nın bulunduğunu da geçerken hatırlatmak isterim. Neyse, mevzuyu dağıtmayalım. Venedik elçileri de önce Galata civarındalar. Sonra bugünkü Saray'ın bulunduğu o zaman bağlık ya da bostanlık (Biraz yukarıda Yeni Çarşı Caddesi'ne bağlanan Bostanbaşı Sokağı var.Yine çok yakın bir yerde Bostaniçi sokağı var) olan yerde binalarını inşa ettiriyorlar. Tabii Osmanlı devletinin, onların  Bizans'ta sahip oldukları ticari imtiyazlarını sürdürmelerini bir takım değişikliklerle kabul etmiş olduğunu da hatırlatalım.

Bugün karşımızda duran Venedik Sarayı herhalde 18yy sonlarında yapılmıştır. Muhtemelen sonrasında da değişiklikler geçirmiştir. Sarayın Tophane'ye doğru hemen altında bulunan  Lise binası da orjinal değildir. 19 yy'da yapılmıştır. Bununla beraber, Venediklililerin her kolonilerinde oranın dilini öğreten okullar açtıklarını biliyoruz. Burada da saray kompleksi içinde Venedikli öğrencilere dil öğreten bir okul olmalıdır.
Latife hanımefendi'nin 1918'de bayan Rilke'ye  imzaladığı bir  fotografisi. Resme dikkatle bakınız. Latife hanım o zaman bir müslüman kadın için hayli curetli bulunabilecek bir kıyafet içinde. Peçesi yok. Bayan Rilke, onun gayet iyi piyano çaldığını, hatasız Almanca ve Fransızca konuştuğunu, kentte tanıdığı en aklı başında insanlardan birisi olduğunu söylüyor. Tanıştıklarında henüz 15 yaşında imiş. Babasının İzmirli milyoner bir iş adamı olmasına rağmen zorunluluklar dolayısıyla İzmir'den İstanbul'a hicret etmiş olduklarını söylüyor. Latife hanım Yunan işgali sonrasında Türkçü, milliyetçi bir siyasal konum almış. İzmir'e giren Atatürk'ün önüne çıkıp kendi evlerini onurlandırmalarını istemiş. Atatürk'te böyle peçesiz modern bir Türk kadınıyla karşılaşmayı beklemediği için Latife hanımefendinin teklifini kabul etmiş, Atından inerek birlikte Latife hanımların konutuna gitmişler. . 
Bina İtalyan Lisesi
Alt alta üç resim değişik açılardan Venedik Sarayı
Tomtom kaptan sokağı Tophane girişinden 
Şimdi Tomtom Suitleri'nin bulunduğu bina
Lise karşısındaki İtalya Oteli (şimdi boşaltılmış)
Tophane Boğazkesen'den Tomtom'a dönerken solda dört tarafa cephesi bulunan  bina muhtemelen 1890'lı yıllardan kalma
Tomtom'un Postacılar  yoluyla  İstiklal'e kavuşan  kısmı (solda Venedik Sarayı son duvarı, sağda Fransız Mahkemesi yan duvarı)

Venedik Sarayı önünden Fransız Mahkemesi. "Yasa,Adalet,Zor". Yani her hukuk sisteminin arkasında bir Zor sistemi, ya da isterseniz, bir terör sistemi vardır anlamına geliyor. 

Mahkemenin branşlaştığı konular hakkında fikir veren armalar
Soldaki kırmızı bina İspanyol mülkü. Anna Rilke'nin  de bir süre oturduğu ev.

mahkeme binasının yapıldığı tarih ve fransız mimarın imzası (şimdiki mimarlarımızın yaptıkları  binalara imzalarını atmaya cesaretleri mi yok?) 
Halen Tomtom'un üst sınırlarındayız. Solda İspanyol Şapeli. Hemen  onunla keşişen Postacılar sokağının sol başındaki bina İspanyollara ait idi. İspanyol Kültür'ün burada olduğunu hatırlıyorum. Sağ köşede sarmaşıkların sardığı apartıman (ismi yok) Casanova'nın kaldığı bina olsa gerek. 

Sırtımız Postacılar sokağı tabelasına dayalı olduğu halde Tomtom Kaptan sokağına bakıyoruz. Soldaki apartıman  Casanova'ya ev sahipliği yapmış olmalı. 

aynı apartımanın biraz daha yakından görünüşü

Venedik sarayı karşısında Tomtom Suitlerinin yanında şimdi otopark olarak kullanılan , eski manastır  kalıntılarını da ihtiva eden alan. Geride ağaçlıklı alan Fransız Elçiliği.
İspanyol Şapeline gelmeden önce İspanyollara it olan konut. 1888'de, Türkiye'ye gelen tanınmış Alman konser piyanistlerinden  Anna Grosser Rilke (şair Rilke'nin kuzeni) 2.Meşrutiyet'ten biraz önce taşındığı bu kırmızı cumbalı evde oturur. Eşinin işi dolayısıyla geldiği ve 30 yıla yakın kaldığı İstanbul'da padişah huzunda ve başka seçkin topluluklar önünde bir çok kez konser verir. Piyano hocalığı yapar. Aralarında 2.Abdülhamid'in oğlu şehzade Burhaneddin Efendi ve sonradan Atatürk'le evlenecek
Latife hanımefendinin de bulunduğu kişilere piyano dersleri vermiştir. Anna hanım, burada bir Alman haber ajansı da kurmuştur. Hatta bizzat Abdülhamid tarafından saraya davet edilerek kendisine örtülü bir şekilde ajanlık teklif edilmiş olduğunu söyler. 1.D.Savaşı sonunda, Osmanlı hükümeti Alman vatandaşlarını sınır dışı edince Bayan Rilke de kentimizden ayrılır. 

İspanyol Şapeli

Postacılar sokağının hemen başında bulunan  Glavanilere ait apt. 

Sırtımızı Postacılar sokağa tabelasına vermiş aşağıya, Tomtom'a  bakıyoruz. 

Postacılar'ın Tomtom tarafındaki başlangıcı. Sağda benim Casanova Apt dediğim isimsiz apartıman, yanında Glavani Apt ve onun yanında Fransız Elçiliği avlusuna çıkışı olan San Luis Şapeli ve Papiyon Okulu. Duvar parçası Fransa'ya ait. Glavani Apt karşısında İspanyol binası. 
Halen aktif olan İspanyol Şapeli

Casanova (?) Apt

Arkamızı güvenle Glavani Apt'nına dönüp İstiklal'e bakıyoruz. 

San Luis Şapeli ve Papiyon'un girişi veya çıkışı
Glavani Apt


Eski Polonya Çıkmazı karşıda her daim kapalı olan Fransız Elçiliği bahçe kapısı



Tomtom Kaptan'da fevkani mahkeme binası

Fransız duvarı

Fransız Mahkemesi'nin  Polonya Çıkmazı'ndaki kapısı .Hemen altında solda elçiliğin her daim kapalı bahçe kapısı var.  Mahkeme kapısının bu yüzünde Fransa Elçiliği Mahkemesi yazılı kitabe var. 

her daim kapalı kapı (sağında mahkemenin çıkışı var)
İstiklal başından Postacılar Sokağı ve Glavani Apt

Şimdi gelelim sarayın neden bir kaç kez farklı ülkeler arasında el değiştirmiş olduğuna. Bilindiği gibi, 1.Napolyon Bonaparte Venedik'i yendi ve ele geçirdi. Dolyasıyla bu Fransız egemenliğinin sürdüğü 1815 yılına kadar Venedik'e ait her şey Fransızlara geçti. Bu arada bizim buradaki Saray da tabii. Sonra Napolyon'un nefesi tükenince, mağluplara reva görülen işlem ona da reva görüldü. Napolyon savaşlarının muhasebesini çıkarmak için toplanan Viyana Kongresi'yle, o zaman hâlâ Avrupa'nın en dişli devleti sayılan Avusturya -Macaristan İmparatorluğu Saray'a kondu. Bu yüzdendir ki, Lise de uzun yıllar Avusturya-Macaristan Lisesi olarak anılmıştı. Sonra tabii 1860'larda İtalyan Birliği (dostumuz Garibaldi'nin girişimleriyle) kuruldu. Venedik şehir devleti de bu birliğe katıldığını açıkladı. Yani, Venedik diye bir devlet kalmadı. Olmayan devletin elçiliği olamayacağına göre, elçilik sarayı da olamazdı. Öyle değil mi? Uzatmayalım, Avus-Macaristan devleti de 1.D.savaşı'yla tarih olunca, İtalya binasına kavuşmuş oldu. Sene 1919. Mızıkçı Fransızların hak iddiaları para etmedi.

Bu sarayın hemen karşısında bugün Tomtom Suitleri otel kompleksi var. Bunun yan tarafında arkeolojik bir takım kalıntılar var. Ne kadar eskidir bilinmez. Fakat bu binanın yerinde bir katolik manastırı olduğu biliniyor. Saray olur da, din olmaz mı? Dinsiz hangi saray ayakta durabilmiş? Hoş, onla da olmamış ya. Neyse. 18 yy sonlarında ilk bina yapıldığında ve balyos yerleştiğinde, buraya gönderilen mektupların adres kısmında "Pera bağları" yazarmış. Daha önce değinmiştik. Buralar, GS lisesi arkaları, Taksim'e doğru olan alan "pera bağları" olarak adlandırılıyor. Bizans'tan beri tabii.

Venedik buraya elçilik binası yapar da öbürleri durur mu?Sarayın hemen sol üstü (ekonomik manada 18yy ABD'si) Hollanda'nın elçiliği oluyor. Binalar teras gibi üst üste. Hollanda, Venedik'in sadece ekonomik ve siyasal rakibi değil, ideolojik olarak da rakip. Hollanda Protestan, Venedik katolik. O manastırını, kiliselerini açarken, o da kendi kilisesini açıyor tabii. Bizde açılmış ilk Protestant kilisesi halen Hollanda Elçiliği'nin Fransız Elçiliği duvarına bitişik kısmında bulunan kilisedir. Hollanda'nın komşusu Rusya. Venedik Sarayının hemen karşısında Tomtom Suitlerinin arka üstünden yükselen Fransız sarayı da orada bitiveriyor. Bitişik sayılabilecek ve sokağın tam ortasında karşıda duran mahkeme binası 1844 tarihinde yapılmış.Mimarı bir Fransız. B.L. Laurecisque. Üzerindeki armalardan, özellikle ticaret davalarında uzmanlığının olduğu anlaşılıyor. Fransa Elçiliğinin eskiden Polonya Çıkmazı olarak anılan şimdi Eski Çiçekçi Çıkmazı denilen yerde bir Polonya varlığı olduğu da anlaşılıyor. Fransız Elçiliği mahkeme binası dolayısıyla hem Tomtom Kaptan'a, San Luis Şapeli ve Papiyon mektebi dolayısıyla Postacılar sokağına hem de her daim kapalı demir bahçe kapısı ve mahkemenin yan kapısı dolayısıyla da Polonya Çıkmazı'na çıkmaktadır. Tabii asıl ana girişi Polonya Çıkmazı yanındaki Nuru Ziya sokak üzerindedir. Yani hayli geniş bir alanı vardır. Elçiliğin Postacılar sokağından İstiklal'e doğru yukarı uzanan duvarının altında Hollanda Elçiliğin halen visa işlemlerinin yapılmakta olduğu bir müştemilatı bulunmaktadır. Aynı yerde, Türkiye'deki ilk Protestan Şapeli de bulunmaktadır. Sanıyorum, sokaklar düzenlenirken, böyle bir bölünme meydana gelmiş.

Bu arada unuttuk, Suitlerin altında, Lisenin karşısında, uzun yıllar İtalya Oteli olarak hizmet vermiş bugün boş olan bina var. O binanın otel olmadan önce, 19yy ikinci yarısında sayıları artmış olması muhtemel elçilik personelinin ikametine tahsis edilmiş olduğu tahmin edilebilir. Bir de Tomtom Kaptan'a Tophane'den girerken köşede dört tarafa cepheli, Lise'ye bitişik ve  epeydir boş duran apartıman olması muhtemel İtalyan tarzı;Venedik kırmızı rengine boyanmış bir bina var ki, ne olduğunu tespit edemedim. Geç 19 yy ya da erken 20 yy'dan kalma bir bina izlenimi veriyor. İtalya Otel'nin aşağıdan gelince sağındaki sokak üzerinde eski Beyoğlu Telefon Müdürlüğü'nün halen Telekom tarafından kullanılan neo-klasik tarzda yapılmış ve üzerinde bir çan kabartmasıyla birlikte 1913 tarihinin kayıtlı olduğu bir başka bina daha var. İtalya Oteli'nin hemen karşısında müştemilat izlenimi veren eski küçük, demir kapılı  bir bina daha var ki, bunun arkası Tomtom suitleri tarafından otopark yeri açmak için yıktırılmış olmalı. Zaten bizanskâri olması muhtemel arkeolojik kalıntılar da hemen bu otopark sahası içindedir.

İtalya Oteli'ni karşımıza aldığımızda, ona soldan bitişik ilk binanın da tarihi özelliklere sahip bir apartman olması mümkündür. Bu bina ve yanındaki, yine bir erken 20 yy binası olduğu izlenimi edilen tuğla kargir köşe bina hayli metruk haldedirler. Bu civarda önemli bir tarihsel bina stoğu olduğu görülmektedir. Şimdi saraya Tophane tarafından bakınca, hemen üstünde Hollanda ve onun sol yanında da Rus, sağ yanında Polonya ve İspanyol  elçilikleri var. Yolun karşı tarafındaysa, tepede, geniş bol ağaçlı bir avlu içinde Fransız Elçiliği. Yalnız bu sokağın Venedik sarayının kontrolü altında olduğu şüphesizdir. Bu sokağa doğrudan açılan  tek elçilik kapısı ona aittir.

Tomtom Kaptan sokağı İstiklal Caddesi'ne çıktıkça daralıyor. Sağda Fransız Mahkemesinin yan duvarı ve solda Venedik sarayının son duvarları. Bu dar yokuşunun Venedik tarafının bir üstünde artık İspanya sınırlarındayız. Oradaki gül kurusu rengi bina ve hemen yanındaki şapel İspanyol. Karşılarında üzerinde isim olmayan devasa bir apartıman var. Yani yokuşun sağındaki ilk bina olan Fransız Mahkemesine bitişik apartıman. Türkiye'yi ziyareti sırasında meşhur italyan çapkın Casanova bu binada kalmış olabilir mi? Tomtom kaptan sokağıyla, Postacılar sokağının birleştiği binalardan birinde kaldığı söyeniyor.

Tomtom Kaptan, sağa İstiklale doğru dönerken Postacılar Sokağı oluyor. Postacılar tesmiye edilmesinin nedeni, burada aynı zamanda, eskiden Fransız Postahanesi'nin bulunmasından. Hemen sağdan ikinci bina Glavani Apartımanı. Dedik ya, bu ailenin  bir çok yerde binaları var. Bu da onlardan biri. Yüz küsur yıllık bir tarihi olsa gerektir. Yani bu da 1890-1910 arasında yapılan binalardan biri olmalı.

Osmanlı İstanbul'unda apartıman modası 19yy sonlarında başlıyor. 1905-6 arasında zirve yapıyor. Bir istatistiğe göre 1890-1910 arasında, bu civarda,  260'dan fazla apartıman inşa edilmiş. Önemli bir rakam. Buraya hakim ekonominin rant boyutu hakkında da bilgi veriyor.

Glavani apartımanında bugün bile üç beş italyan aile yaşıyor. Giriş katı da Ekvador Konsolosluğu. Onun karşısındaki büyük köşe apartıman -ki alt sınırı İspanyol Şapeli'ne dayanıyor- İspanyol Elçiliğinin mülkü olarak biliniyor. Burada eskiden İspanyol Kültür vardı. Glavani apartımanın yanında Fransız St.Louis kilisesi var. Sonradan bir kısmı Papiyon Lisesi oldu. Oradan elçiliğe de geçiş var. yani bu okul ve aynı binadki şapelin Nuru Ziya Sokağı'na da çıkışı var. Okulun aşağıdan gelirken solunda Fransız elçiliğinin o meşhur uzun duvarı. Bu duvarın altında, yukarıda da söylemiş olduğum gibi, Hollanda'ya ait küçük bir bölüm vize işlemlerine ayrılmış. Aynı zamanda, içerde bulunan, dışarıdan sadece duvarı görülebilen İstanbul'daki ilk Protestan Kilise'si de buradadır.

Şimdi burada biraz soluklanalım. Soluklanırken de, 1888 yılında kentimize eşinin işi dolayısıyla gelip 30 yıl kadar kalmış ve bu arada bir çok konserler vermiş (Sonradan Atatürk'ün eşi olacak Latife hanıma da bir süre piyano dersleri vermiş)  ünlü Alman konser piyanisti Anna Grosser Rilke(1853-1938) ikamet ettiği Tomtom Kaptan Sokağı'yla ilgili anlattıklarına kulak verelim. Anna hanım İstanbul'da oturmakta olduğu evden sıkılmış. Bu arada cadde-i kebirde yürürken tanıdığı iki hanımla karşılaşır (o zaman da şimdiki gibi, bu caddede herkesle ve her şeyle karşılaşmak mümkün). Hanımlar yakında bulunan evlerinden taşınacaklarını, eğer isterse çıkacakları bu evi kiralayabileceğini söylerler. Hep birlikte evi görmeye giderler.

Şimdi sözü Anna hanıma bırakalım: " Postacılar Sokağı'ndan aşağıya inmeye başladık. Merdivenli feci bir yoldu. Ama tablo gibiydi. İtalya'nın ara sokaklarına benziyordu.Ev, ağır demir kapısı olan görkemli bir binaydı. Eski bir manastırın bulunduğu meydanlıktaydı. Hemen yanında arsanın sahibi olan küçük bir İspanyol Kapusen Manastırı vardı. Kimbilir belki eski günlerde Venedikli tacirler burada konaklamışlardı (belki Casanova da- özür dilerim, bu müdahale bana ait). İçeriye girdik. Tavanları yüksek, muhteşem odalar. Merdivenli güzel bir ev. Birinci katta balkonlu büyük bir salon, ikinci katta bekar yaşlıların oturduğu daire, bir üstte daha küçük odalar ve Boğaz'la Marmara'nın büyüleyici görünüme açılan bir teras. Topkapı Sarayı'nın tepesi, irili ufaklı vapurlarıyla büyük bir liman şehrindeki yaşamın nabzının attığı yer.Ama en güzeli, evin büyük bir bahçesinin olmasıydı. Ev, elçiliklerin bulunduğu semtin tam ortasındaydı. Avusturyalılar, Ruslar,Fransızlar komşularımdı. Çok yakınımızda, İstanbul'un en büyük katolik kilisesi (yine izninizle ben devreye gireceğim, Santa Maria Draperis Kilisesi)vardı. Hemen bitişiğimizde, dediğim gibi, İspanyol Manastırı. Bütün bu araziye Terra Sancta deniliyordu. Çevre son derece sessizdi. Sokağa arabalar giremiyordu. Evin her yanı güneş görüyordu. Anlaştık." (İstanbul'da bir Hoş Sada , İş Bankası Yayınları)

Görüyorsunuz, nasıl ecnebi binaları iç içe. Sırt sırta, isterseniz omuz omuza. Bu ülkelerin insanları da o lövanten Beyoğlunda böyle sırt sırta omuz omuza yaşıyorlardı. Yukarı doğru çıkarken sağda duvar, solda şimdi sanat galerisi olarak kullanılan binalar var. Duvarın bittiği yerden de İtalyan elçiliğinin himayesinde olan, Santa Maria Kilisesi ve hanının arka cephesi. Aslında bu kilisenin tam adı Santa Maria Draperis. Bu son isim arsayı bağışlayan Clara Draperis hanımın adına izafe edilmiş.

Şimdi bu bir kilisedir. Yani bir grup rahibin idari yönetimi altındadır. Ama San Antonio (yani fransızlar gibi söyleresek, san antuvan) bir kilise değil, bir basiliktir. Bir kere doğrusu, bu bir Fransız basiliği değildir. Bilindiği gibi, katoliklerde her kentin bir koruyucu azizi vardır. San Antonio, İtalyan Paduva şehrinin koruyucu azizidir. Mesela Napoli'nin ki San Gennaro'dur. Bu yüzden, "Genarro" ların çoğu Napolilidir. Basilik bir tür özel kilisedir diyelim. Özel bir ruhani konumu olan kilise. Tabii bu özelliğin Papa tarafından atfedilmesi gerekiyor. Yani, sıradan kiliselere göre daha kutsal bir konum atfedilmiş kilise diyelim. Mesela, Roma'da San Paulo bir basiliktir. Mesela hacı olunan kiliseler gibi. Yani hepsi asker ama bu madalyalı asker. Şapel daha küçük bir cemaati tek bir rahibi olan mahalle veya semt kilisesidir. Bir de katedral var tabii. Mesele büyüklük, ya da boyut değil. İdari konumudur. İstanbul'daki tek katedral Notre Dame de Sion içindeki San Esprit'dir. Neden? Çünkü doğrudan Vatikan'ın ilgili Piskoposluğuna bağlıdır.  Yani katedral bir psikoposa doğrudan bağlı kilise demektir. İdari hiyerarşi bakımından en yüksek konuma sahip kilisedir. İlle de fiziki anlamda büyük olması gerekmiyor.

İspanyol Şapeli üzerinde bizi kesen iki gözüyle Hollanda Elçiliği

Postacılar sokağı ve Glavani Apt

Postacılar sokağına inerken hemen sağımızda ki lise eskiden İngiliz High School kızlar kısmı idi. 

Glavani Apartımanı tarafından Fransız Elçiliği duvarı
Bu Tomtom Kaptan ve Postacılar sokağını mutlaka görmek lazım. Burası küçük ölçekli bir İtalya'dır. Öte yandan, lövanten beyoğlu hakkında da, mekan olarak, belki hayalgücünüzü en fazla takviye edebilecek sokaktır. Kendinizi bir an, ne bileyim, filmlerden bildiğimiz, Napoli'nin o dar ara sokaklarından birinde sanacaksınız. Bu yokuşun italyanları da hiç eksik olmaz. Siz yürüken en az bir kaç italyanca konuşana rastlayacaksınız. Son olarak, bir gözlemimi -pek yeri olmasa da, aklıma gelmişken- sizinle paylaşmak istiyorum. Lise yıllarımdan beri Beyoğlu ve civarında dolaşırken, bir çok binanın üzerinde gördüğüm çıkma katların yakın zamanlarda yapılmış olabileceğini düşünürdüm. Fakat eski fotografilere bakınca dikkatimi çekti. 19yy sonlarında, 20 yy başlarında, yani bu binaların yapılışından kısa bir süre sonra bazılarının  üstlerine çıkma katların ilave edilmiş olduğu görülüyor. Bu katlar o zaman da "kaçak kat" muamelesi mi görüyordu bilmiyorum. Ancak binanın özgün şekliyle tutarlı bir bütünlük oluşturmadıkları açık. Hemen bir aykırılık göze çarpıyor.

Nur-u Ziya sokak (istiklal başı). Sağda eski High School Kız kısmı.Şimdi Beyoğlu Anadolu Lisesi.  Altta tam karşıda görünen bina Papiyon Lisesi ve San Louis Şapeli. Onun arkasında Fransız Elçilik binası gözlerden ve gönülden ırak.
Sonraki söyleşilerimizde, biraz Serkl Doryan'dan söz edeceğiz. Sonra da şu lövanten meselesi ve onunla alakalı olarak "beyoğlu nostaljisi" üzerinde tartışacağız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder